Aklını sevenlerin dünyası

Mayıs 22, 2008

Herakleitos Felsefesi

Kategori: Felsefe — eyyuphan @ 10:38

Kesin olarak bilinmemekle birlikte, M.Ö 540 ile 470 arasında yaşadığı düşünülen Herakleitos, İyonya’nın Efes kentinin soylu, dahası kurucu ailelerinden gelmekteydi. Babası Efes kralı, Bloson, kimilerine göre Herakon, öldüğünde tahtını Herakleitos’a bıraktı, fakat siyasetten ya da yetkeden çok düşüncelerle ilgilenen Herakleitos, sitenin idaresini kardeşine bırakmıştır.

 

Herakleitos’un yaşadığı dönem, Pers’lerin İyonya’yı ele geçirmesi (546), İyonya’lıların isyanı (499), başarısız olup cezalandırılmaları (498), Pers’lerin Yunan anakarasına ayak basmaları ile Med savaşlarının (492) başlaması ,Efes’te soyluların iktidarının demokratlara geçmesi (478) gibi önemli tarihsel olayların yaşandığı bir dönemdir.

 

Herakleitos’un, İyonya filozoflarından (Thales,Anaximandros,Anaximenes), Xenephones’ten ve Pythagoras’tan sonra, Parmenides ile  aynı dönemde yaşadığını söylemek mümkündür.

 

“Karanlık”, “Trajik”, “Melankolik” lakapları ile tanınan Herakleitos, kent merkezi dışında yalnız yaşamış,orada ölmüştür.

 

Bazı kaynaklara göre, demokratların ihtilalinden sonra, yakın dostu Hermodoros’un siteden kovulmasından sonra Efeslilere küsüp Artemis tapınağı yanında, doğayla içiçe, yalnız bir yaşama kendini sürgün etmiştir. Bu olayla ilgili olarak Herakleitos,

“Bu adamlarda akıl nerede? Sağduyu nerede? Ayaktakımı onların hocası olmuş. Kötülerin çok, iyilerin az olduğunu anlamıyorlar, bana kalırsa  yeterince iyi olan tek bir kişi, bin kişiye bedeldir. En iyi yurttaşları olan Hermodoros’u ‘Aramızda en iyilere yer yok, böyle biri varsa başkalarının arasında olsun’ diyerek gönderdiler. Kendilerini suda boğup yönetimi çocuklara bırakmalılar” demiştir.

 

Ayaktakımı olarak baktığı halktan kaçan Herakleitos, çocuklarla oyun oynamayı ve onlarla konuşmayı severmiş yalnızca. Kendilerine şaşkın şaşkın bakan insanlara dönüp “Ne bakıyorsunuz öyle, çocuklarla oynamak, aranıza katılıp politika yapmaktan iyidir” dermiş.

 

Herakleitos’un ünü Yunanistan ve Pers ülkesine kadar yayılmıştı.Dahası, Pers kralı Darius, onun ilginç düşüncelerini dinlemek, ondan Yunanca öğrenmek için, bir mektupla onu  sarayına davet etmiş; ama Herakleitos’tan aşağıdaki yanıtı almıştır:

 

“Yeryüzünde yaşayan insanların tümü doğrudan ve adaletten ne kadar uzaklaşabilirse o kadar uzaklaşıyor. Onlar yalnızca aç gözlülük ve kendini beğenmişlik konusunda dikkatlidir. Ruhları öyle kötü ki.Ben ki kötülüğün ne olduğunu bilmem. Ben ki her zaman arzuyu yaratan tantanadan kaçmışımdır. Ben ki her zaman gururdan uzak durmuşumdur. Ben Pers ülkesine gelecek durumda değilim, isteklerimi karşılayan küçücük şeyler yetiyor bana.”

 

Herakleitos’un ölümüne ilişkin rivayetlerden biri, doğayla içiçe yaşarken yalnızca otla beslendiği için bedenini su kapladığı, bunun üzerine hekimlere karnındaki suyu boşaltıp boşaltamayacaklarını sorduğu, olumsuz yanıtlardan sonra tezekli samanların içine yatıp öldüğü,bu nedenle cesedinin tanınmaz hale geldiğidir.


Eseri

Tüm Sokrates öncesi filozoflar (ön sokratik) gibi Herakleitos’la ilgili bilgilerin çoğunu  Platon ve Aristo’nun eserlerinde buluyoruz.

 

Herakleitos’un tomarlar halinde Artemis tapınağına bıraktığı düşüncelerinden, (bunların çoğu yangından ve başka nedenler yüzünden kaybolmuştur) bugüne “Fragmanlar” (Fragments=Parçalar) diye bilinen 130 deyişi kalmıştır.

 

Herakleitos, bu fragmanların tümü için bir başlık atmamıştı, buna karşın birçok yazar ya da düşünür, Herakleitos’un kitabının adı olarak  “Doğa üzerine”, “Evren hakkında”  vb. adları uygun görmüştür.

 

Fragmanları Artemis tapınağından alarak ilk yayınlayan Krates’tir. Daha sonra çeşitli yorumlara yol açan bu parçalardan zamanımıza kadar gelenleri J.Burnet, bir bütün haline getirmiştir.  

 

Herakleitos, yazdıklarını tapınağa sunmasıyla ilgili olarak şöyle demiştir:

 

“Varsın tomarlar tapınakta kalsın, bunlar yalnız iş içindir. Bu gizli hikmet ayaktakımı için değildir. Bu hikmet gün gibi aydınlık olduğu halde, insanlara karanlık gelir;çünkü insanlar her şeyi ikiye ayırır. Yararlı-yararsız, karanlık-aydınlık, iyi-kötü. Eşyaya hep bir açıdan bakarlar”

 

Diğer düşünür yada yazarlara ilişkin düşünceleri

Herakleitos’un Milet okulunun kozmolojisini anladığı, Xenephanes’in şiirlerini okuduğu ve Pyhagoras’ın bazı öğretilerinden haberdar olduğunu biliyoruz.

Yine de fikirlerinin benzersizliğine vurgu yapmak için hiç kimseden bir şey öğrenmediğini belirtmiştir.  

“Düşüncelerini öğrendiğim kişiler içinde bilgeliğin bütün şeylerden ayrı olduğu anlayışına varan bir kişiye rastlamadım”

 

Herakleitos, kendisinden önceki Yunan büyüklerine  olumlu bakmaz.

 

Homeros, Hesiodos, Parmenides,Xenephones, Pythagoras’la ilgili düşünceleri şunlardır:

“Homeros defterden çıkarılıp kamçılanmalıdır,ben olsam onu spor müsabakalarına sokmazdım”

“Hesiodos, başkalarından çok şey bildiğini sanır; ama geceyle gündüzün aynı şey olduğunu bilmiyor daha”

“Pythagoras bilge olduğunu iddia etti; fakat onun bilgisi, yalnızca pek çok şeyin bilgisiydi; kötü bir sanattı”

“Pek çok şeyin öğrenilmesi, anlamak için yeterli değildir, öyle olsaydı Hesiodos, Pythagoras, Xenephones öğretirdi onu”

 

Herakleitos, yalnızca Thales’e, ona olan saygısından, olumsuz bir yorum yapmamıştır. Olumlu olarak andığı tek insan, Teutamastos’tur ki, bilinen tek düşüncesi “İnsanların çoğu kötüdür.”

 

 

Herakleitos döneminde felsefe

Herakleitos, “İyonya filozofları” ya da “İyonya üçlüsü” olarak bilinen Thales,Anaximandros ve Anaximenes’ten sonra yaşamıştır.

Herakleitos’un felsefesini İyonya felsefesinin hem bir uzantısı hem de onu aşan yeni bir felsefe olarak ele alacağız.

İyonya felsefesinin temel özellikleri      

  • Arkhe: Her şeyin kaynağı,dayanağı ve değişimlerin temelinde yatan ilke
  • Hiçten hiçbir  şey çıkmayacağı (“Nihil ex nihilofit”): Her şey her zaman vardı ve hep var olacaktır
  • Nedenselcilik: Her şeyin,hareketin ya da oluşun bir nedeni vardır.
  • Maddeyi evrendeki tek gerçeklik olarak görmeleri: Düşünceleri “doğa üzerine”, yalnızca “maddi olanın”  anlaşılmasına yönelikti.

·        Bilim-Felsefe karışımı:

      İyonya filozofları, mitolojik dünya anlayışından sıyrılıp felsefenin yolunu açmışlardır. Onlarda, bilimsel faaliyetle felsefi düşünce iç içe geçmiş durumdadır. İyonya okulu, bu anlamda, din ile kavramsal felsefe arasındaki bilim-felsefe karışımı bir dönemi temsil etmektedir.

Kaba materyalizmden diyalektik materyalizme doğru

İyonya filozofları ve Xenephones, “arkhe’sel (tözsel) gerçeklik” , “bağıntılılık”, “nedensellik” ve  “temel rasyonel yasa ya da düzenleyici” üzerinde durmuşlardı. Bu felsefe, tıkandığı yere değin diyalektiğe ve kavramsal felsefeye doğru bir gelişim göstermiştir. Onların, doyurucu bir şekilde yanıtlayamadıkları kimi temel sorular, Herakleitos tarafından bambaşka bir yöntemle, yeni sorular,dahası yeni felsefi konular üreterek yanıtlanmıştır. Herakleitos, hem doğa felsefesinin tıkandığı noktaları aşmış hem de felsefeyi, “doğa üzerine bilme ve yorumlama” döneminden “kavramsal felsefe” düzeyine çıkarmıştır.

 

Bu bölümde, kaba materyalizm olarak da bilinen doğa felsefesinin, Herakleitos’a değin, kaba materyalizmden  diyalektiğe ve bilim-felsefe karışımı düşüncelerden kavramsal felsefeye doğru gelişiminin ana çizgilerini ele alacağız:

 

  • Thales, tözsel gerçeklik düşüncesi  ile maddi dünyanın bağıntılığı ve ortak doğası üzerine vurgu yapmıştı.
  • Thales’in arkhesi olan su, Anaximandros’ta soyut bir kavram olan “Aperion”a evrilmiştir. Böylece felsefeye “maddi olmayan” bir kavram girmiştir.
  • Anaximenes’in arkhesi havaydı; ama Anaximenes’i önemli kılan arkhesinden çok “nesnelerin niteliğini belirleyen şeyin, içerdiği havanın niceliği olduğu” düşüncesiydi. Böylece “değişen niceliklerin nitelik üzerindeki etkisi” yani nicelik-nitelik ilişkisi kavranarak diyalektik materyalizme doğru bir adım daha atılmış oldu.
  • Xenephones “insani olanlarla karşılaştırılamayacak, salt rasyonel ve her şeyi aşkın” olan tanrı tanımıyla, “varlıkların birliği” ve “her şeyin, hareketin temel rasyonel yasası” düşüncesine giriş yapmıştı. Ama Xenephones, tanrının değişmez, hareketsiz sabitliğine takılıp kalmıştı.

 


Doğa felsefesinin tıkandığı noktalar

·        Hareketi ve çokluğu tek, değişmez bir arkhe’nin nasıl sağlayabildiği

·        Değişim ve maddi dünyanın bağıntılı doğasının temel dayanağı nedir?

·        Çelişkili olan doğa nasıl oluyor da bir kaosa eşitlenmiyor ya da tüm bu çelişkilere, zıtlıklara rağmen doğa, toplum nasıl oluyor da sürekli bir gelişim gösteriyor?

 

Diyalektik ve metafiziğin doğuşu

Doğa felsefesi artık sınıra dayanmıştı. Sınırın ilerisinde, daha doğumunda “Diyalektik” ve “Metafizik” diye ikiye bölünen “Kavramsal Felsefe” duruyordu. Nitekim yukarıdaki sorular aynı dönemlerde yaşamış olan Herakleitos ve Parmenides tarafından birbirine tamamen zıt olan fikirlerle yanıtlanmıştır.Herakleitos “Hareket” derken Parmenides “Hareketsizlik” demiştir. Herakleitos, materyalist yoldan devam ederek “diyalektik materyalizm”in, Parmenides ise Pythagoras’ın izinden, idealist yoldan ilerleyerek “Metafizik”in kapısını açmıştır.

 

 

 

 

Herakleitos  felsefesinin  özgünlüğü

Hemen belirtmeliyiz ki, onun düşüncesi doğa filozoflarına göre daha karmaşık (karışık anlamında değil), canlı ,derin, devingendir. Bütün büyük filozoflar gibi anlaşılması bir bakıma çok basit, bir bakıma çok zordur. Felsefesi tek bir temanın (çelişki) çevresinde örgütlenmiştir, bu bakımdan basittir. Ama düşünceleri formel olmayan bir mantıkla (diyalektik mantık) örüldüğü için anlaşılması o denli zordur.

 

İnsan, düşünmeye düz bir mantıkla başladığı ve varsayılan olarak “her şeyi bölerek”, “karşıtlarına ayırarak”, “tek boyutlu” ve “kategorik” olarak düşünmeye eğilimli olduğundan diyalektik düşünceler ona çelişkili ya da anlaşılmaz gelebilir.

 

Bir Zen deyişine göre: “Doğru yolların çevresi patikalarla doludur”

 

Atom fizikçisi Niels Bohr ise “İki tip doğru vardır, tersi yanlış olan küçük doğrular ve tersi de doğru olan büyük doğrular”

 

Herakleitos, diyalektik mantıkla düşünen ilk filozoftur.

 

İlin ve Segal “O bize düşünmeyi öğretti” demiştir.

 

Herakleitos, apaçık olduğunu iddia ettiği tek ve büyük doğrunun (“Diyalektik:Hareketin ve evrenin genel yasası”-F.Engels), halkça anlaşılmayacağını düşünüyordu. Bir rivayete göre, kendisiyle alay edilebileceğini düşündüğünden düşüncelerini gizli tutmayı tercih etmiştir.  

Herakleitos Felsefesi

Herakleitos’a ilişkin aşağıdaki paragraf,onun felsefesini ana çizgileriyle anlatmaktadır:

 

“Bilgelik her şeyi yöneten logosu bilmekten (Evrensel yasa=Logos), ateşin doğasını keşfetmekten (arkhe=ateş), karşıtlığın yasasını, durup dinlenmeden savaşan ve değişmeyi yaratan uyumlu birliği (değişimin ya da hareketin dayanağı olarak karşıtların birliği) tanımaktan ibarettir. (Bilgi=Evrensel yasanın felsefi bilgisi)”

 

Herakleitos’un felsefesini tüm yönleriyle anlamak için, öncelikle onun kullandığı temel kavramları  anlamak gerekir.

 

Bu kavramlara giriş yapmak için Herakleitos’a aşağıdaki soruların sorulduğunu varsayalım:

·        Evrende sürekli olan, değişmeden kalan, başka bir deyişle evrendeki her şeyin ve oluşun özeti nedir? DEĞİŞİM VE HAREKET=SÜREKLİ AKIŞ

·        Sürekli değişim ve akışı sağlayan nedir? ÇELİŞKİ

·        Sürekli değişim ve akışın temel mekanizması nedir? KARŞITLARIN BİRLİĞİ

·        Bu mekanizma nasıl oluyor da zorunlu bir nedensellikle hiç bozulmadan çalışmaktadır? LOGOS

·        Sonuç olarak her şeyi içeren, her şeyin başı ve sonu olan nedir? KENDİSİ DE SÜREKLİ DEĞİŞEN “BİR” (Her şey birden doğar ve bir olur)

 

Herakleitos’un fragmanlarında en çok dile getirdiği sözcük olan “ateş”, bu çerçevede nereye oturmaktadır?

Herakleitos felsefesini anlamak için kavramsal bir şema

 

 

 

Karşıtların birliği olarak “Ateş  

Ateş sürekli akışı sağlayan çelişkileri ve çelişkilerin birliğini temsil etmektedir.

 

Ateş, Herakleitos’un doğada çelişki ve çelişkilerini temsil etmeye layık bulduğu en iyi örnektir. Ateş, onun fragmanlarında bu anlamda bir kavramı temsil eder; ama aynı zamanda o, ateşi doğa filozofları gibi bir arkhe olarak  da düşünmüştür. Yani ateş aynı zamanda nesnelliği ile de önemlidir Herakleitos için.

 

Herakleitos’un evren anlayışı, tıpkı doğa filozofları gibi materyalisttir. 

“Herkes için aynı olan bu alemi, tanrılardan ve insanlardan hiçbiri yapmadı,fakat o daima vardı, vardır, daima ölçüyle tutuşup ölçüyle sönen canlı bir ateş olarak var olacaktır”

 

Herakleitos’a göre her şey sürekli akış halindedir.

“Aynı ırmağa iki kez girilemez” Çünkü üzerimizden her defasında başka ya da değişmiş olan sular akar. Aynı zamanda biz de değişmişizdir.

 

Ateş kavramı sürekli oluşu somutlayan hem nesnel hem de kavramsal olan merkezi ögedir.

O Herakleitos’un arkhesidir. Arkhe, logos değil ateştir.

 

Sürekli oluşun dayanağı harekettir ve hareketin  dayanağı da uyuşmazlıktır.

 

Herakleitos, filozofların hoşlanmadıkları uyuşmazlık ya da karşıtlıkları felsefesinin merkezine almıştır. Ona göre, uyuşmazlık olmasaydı hareket olmazdı.

 

“Homeros, ‘uyuşmazlık hem tanrılar hem insanlar arasında ortadan kalksaydı ne iyi olurdu’ derken evrenin ortadan kalkmasını dilediğini farketmemiştir”

 

Karşıtlıklar bir bütündür ve ayrılamaz.

 

“Birleştirilecek karşıtlıklar olmasaydı birlik olmazdı, bizim için iyi olan karşıtlıktır”

 

“İyi ve kötü birdir”

 

“Tanrı katında bütün şeyler iyi ve doğrudur; fakat insanlar kimi şeylerin iyi kimi şeylerin kötü olduğunu sanırlar”

 

“Yukarıya çıkan yolla aşağıya inen yol bir ve aynıdır”

 

Uyuşmazlık durumunda karşıtlıklar bir uyuşma olan hareketi gerçekleştirmek üzere birleşirler.

 

“Dünyada bir birlik vardır, ayrılıktan doğan bir birlik” (Özdeşlikten doğan birlik değil)

 

“Çiftler tam şeylerdir, tekler ise tam değildir. Çiftler bir araya getirilmiş, tekler ise ayrılmış olandır. Biri uyumludur diğeri uyumsuz. Bir bütün (“bir” kavramı) şeylerden yapılmıştır, bütün şeyler birden çıkar.”

 

Karşıt gerilimler uyuşur ve hareketi yaratır. Hareket bir birlik, teklik olarak son bulduğunda yeniden karşıtlarına bölünür. Karşıtlar birleşmek üzere yeniden hareketi yaratırlar.Bu böyle sonsuza dek sürer.

 

Karşıtların birliği ve sonsuz akışı en iyi anlatan sözcük ateştir.

 

“Tanrı gecedir ve gündüzdür, kıştır ve yazdır, savaş ve barıştır. Tok ve açtır. Ateşin karıştırıldığı baharatın tadına göre adlandırılması gibi”

 

Karşıtların mücadelesi olan savaş, karşıtları birleştirir dolayısıyla hareketin ta kendisidir.

 

“Savaş her şeyin babası ve kralıdır. O kimisini tanrı kimisini kral kimisini köle kimisini özgür yapar”

 

“Savaşın bütün insanlara özgü ve uyuşmazlığın adalet olduğunu, tüm şeylerin uyuşmazlıkta varolup ortadan kalktığını bilmeliyiz.”

 

“Ölümlüler ölümsüzdür ve ölümsüzler ölümlüdür. Her şey bir başkasının ölümünü yaşar, başkasının yaşantısını ortadan kaldırır”

 

Doğada bir birlik vardır; ama o, karşıtların birleşmesinden doğan bir birliktir.

 

Doğa filozoflarının arkhlerinden farklı olarak, Herakleitos’un arkesi ateş, daima kendi olmaktan çıkarak başka bir şey olan, sürekli savaş, akış ve süreçtir.

 

Hareketi ve değişmeyi; değişmeyen, öyleyse hareket de etmeyen, bir ilk tözle açıklama çabası gerçekte değişmeyi yalnızca bir artış ya da eksilişle, basit yer değiştirmeyle sınırlar. Bu da bizi mekanik bir evren tablosuna götürür. Çünkü temelinde, türlü kılıklara girerken yine kendisi olarak kalabilen ilk maddenin çevrimsel hareketi vardır.

 

Herakleitos için önemli olan, ateşin çelişkili, akışkan bir süreç halinde, evrensel olarak kendisini ortaya koyan hareketidir.

 

“Bütün satın alınacak şeyler nasıl altınla trampa ediliyorsa, bütün varlıklar da ateşle trampa edilir”

Bu yüzden ateş her şeyin eşdeğeridir.

 

Ateş hem herşeyin kendisine eşitlenebildiği hem de her şeyi birbirine eşitleyen  bir ilkedir.

 

Böylece her şey birbirine eşitlenebiliyor ve birbirine bağlanabiliyor. Ateşte ve ateş ile sağlanan bu birliğin temelinde ateşin evrensel doğası bulunuyor.

 

Ateş, varlıların biçimlerinde fiziksel olarak değil karşıtlıklar ve bunların birliği olarak bulunur.

“Ateş yanan (“Yakan ve yananla bilim ilgilenmiştir-B.Russell”) değil yanıştır”

“Evren yanan ve yaktığı şeyle beslenen sonsuz bir ateştir”

“Evrendeki her şeyin içkin yasası” olarak Logos

Grekçede hem “akıl” hem de “söz” anlamına gelen Logos, Herakleitos’un özenle seçmiş olduğu belli olan bir terimdir.

 

“Eski inancı yıkan yeni öğreti, balta girmedik bir ormanda, şehrin gürültüsünden uzakta dağlarda, işte böylece olgunlaşıyordu. Zorunluluğa ve evreni yöneten değişmez yasaya ilişkin öğretiydi bu.

 

Ne ad vermeliydi bu yasa için? Zeus mu? Ama eski ad, eski düşünceler uyandırıp insanları geriye, eski tanrılara götürebilirdi.

 

Herakleitos, yeni bir ad arıyordu. “Nomos” (yasa) mı demeliydi ya da kozmos (evren), yoksa hem söz hem de akıl anlamına gelen “Logos” mu demeliydi. 

 

Yeni düşünceleri eski sözcüklerle anlatmak güçtü. Herakleitos, akılla kavranılan, hem doğanın hem de insan aklının kendisine bağlı olduğu evren yasası düşüncesini en iyi “Logos” sözünün karşıladığını düşündü.”

 

Logos, evrendeki her şeyin içkin yasasıdır ve her şeyi birbirine bağlar. Ateşin egemenliğini, çelişkinin devamını ve zorunluluğunu güvence altına alır.

 

Logos aynı zamanda, çelişkilerden dolayı evrenin kaosa sürüklenmesini engeller. Logos, iki karşıtın toplamının sıfır ya da nötr  olmamasını, tersine iki karşıtın toplamının (savaşının), her bir karşıttan daha gelişmiş bir şey olmasını sağlar. Bu anlamda karşıtların savaşının bir toplam değil bir çarpım olmasını sağlar.

 

(+2)-(-2)=0 (Karşıtlıkların toplamı)

(+2)*(-2)=-4 (Karşıtlıkların çarpımı=birliğiàyeni bir karşıtlık)

 

“Beni değil de logosu dinleyenlerin her şeyin tek ve bir olduğunu kavramaları bilgeliktir”

 

Logos;

  • Her gerçekliğin özüne etkir
  • Mutlak olarak her şeyi aşar
  • Kendinde ne olduğu anlaşılamaz
  • Bilgelik ve adalettir (“Güneş bile kendi sınırları dışına taşamaz”)

Doğa, logosun kendisini gerçekleştirmesidir. (Bu nedenle, yalnızca doğa sayesinde Logos’u tanıyabiliriz)

 

Logosun işlevi;

  • Karşıtların birbirine dönüşümü (“Gece ve gündüz birdir”, çünkü biri olmadan diğeri olamaz, birinin ölümü diğerinin doğumudur)
  • Karşıtların mücadelesi, birleşmesi ve hareketin devamlılığı
  • Birleşen karşıtların yeniden ayrılması
  • Karşıtların birinin diğeri üzerinde, bir sonraki hareketi dolayısıyla, sürekli akışı bozucu egemenliğinin engellenmesi  (Mutlak egemenliğin ya da galibiyetin imkansızlığı)

 

“Bir” kavramı

Doğada karşıtlıkların sonuçta birbirlerini nötralize etmedikleri , tersine daha gelişmiş bir durumu ortaya çıkardığı düşüncesi, Herakleitos’un evreni ya da “bir”i “bütün uyuşmazlıkların uyumu” biçiminde anlatmasını sağladı. Herakleitos, çelişkiyi felsefesinin merkezine koyduğundan, onun “bir” kavramı, çelişkiler dolayısıyla varolan sürekli bir uyum, diğer deyişle sürekli bir uyumsuzluktu. Bu birliği olası kılan sonsuzluktu.

Çünkü evren sonlu olsaydı, çelişkilerinden dolayı bölünürdü. Aynı şekilde evrenin bir sonu olsaydı, sonsuz zaman tüm çelişkileri çözememiş olurdu.

“Zaman, dama taşlarıyla oynamaktan hoşlanan bir çocuktur,bir çocuk saltanatıdır”

 

Parmenides’in “bir”i katı, hareketsiz ve çelişkisiz iken, Herakleitos’un “Bir”i sürekli  hareket halinde, çelişkili ve sonsuzdu. Modern bilim, Herakleitos’un “bir” kavramına çok yakın olan maddi bir şey keşfetmiştir:Evrenin kendisini.

 

Herakleitos’u  doğa filozoflarından ayıran temel düşünceleri

  • Varlığın temeli değişmeyen bir töz değildir. Temel töz kendisiyle özdeş kalmayan bir şeydir, başsız sonsuz bir değişimdir. Karşıtların savaşıdır, sonsuzca akan bir süreçtir.
  • Hareket yalnızca bir durumdan diğerine tek yönlü bir geçiş değil, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya çok yönlüdür. (Mekanik hareket anlayışı düzse diyalektik hareket anlayışı sarmaldır)
  • Dönüşüm yalnızca bir başkaya geçiş değil aynı zamanda karşıtına da geçiştir.


Ateşin nesnelliği, Herakleitos’un fizik görüşleri

Herakleitos’un ateşi hem kavramsal (mecazi olarak), hem de nesnel anlamda kullandığını söylemiştik. Buraya değin ateşle Herakleitos’un aslında neyi anlatmaya çalıştığını (ateşin kavramsallığını) gördük.

 

Herakleitos, doğadaki belli başlı ögeler, olaylar ile ilgili olarak da ateşten söz eder. Yani ateşi, dünyayı açıklamak için de kullanmıştır.

 

“Denizler, ateşin biçim değiştirmesidir, denizlerin yarısı kara yarısı esinti girdabıdır”

 

àToprakàAteşàHavaàSuàToprakàAteşàHavaà

(Toprağın ölümü ile ateş, ateşin ölümüyle hava, havanın ölümüyle de su oluşur)

 

    

Dünyadaki maddi dönüşüm aşağıdaki gibi anlatılmıştır.

 

 

Mevsimlerin oluşumuna ilişkin düşüncesi aşağıdadır:

“Göküyüzünde nemli olan karanlık buğular, kuru olan aydınlık buğular üzerinde egemen oldukları zaman mevsim kış, tersi durumda ise yaz olur”

Güneşin, bize göründüğü kadar, yani bir ayak boyunda olduğunu iddia  etmiştir.

 

Herakleitos, doğada ateşi böylece deönüşümleri, birbirine geçişleri önemsemiş ve yorumlamıştır.

 

Bu konuda İyonya filozofları kadar başarılı olduğu söylenemez. Zaten onlar gibi bilimsel bilgiye ulaşmak için gözlem ya da araştırma yapmış değildi. “Logos” bilgisini yeterli  görmüş olduğu düşünülebilir. Aynı şekilde, ‘doğa üzerine düşünceleri, ateşten ya da logostan örnekler vermek için yaptığı yorumlardır’ şeklinde de düşünülebilir.

 

 

 

 

 

Herakleitos’un Bilgi Felsefesi 

Herakleitos’tan önce “Bilgi Felsefesinden” (Epistemoloji) söz etmek mümkün değilken, o “insanı rasyonel yönden araştırma nesnesi olarak gören ilk filozoftur”

Herakleitos, “duyulur olanla kavranılır olan arasındaki zıtlığı” gören ilk filozoftur.

Herakleitos’un “Sürekli Akış”ı, bilgi sorununu da gündeme getirmiştir: sürekli değişen bir şeye ilişkin ne bilebiliriz? Üstümüzden hep farklı sular akıyorsa, suya ilişkin bilgimiz olabilir mi?

Herakleitos’un bilgi anlayışı, felsefesinin temel kavramı olan Logos’tan bağımsız değildir.   

·        Gerçek bilgi, parça parça ve birbirinden ayrı bilgiler değildir. Gerçek bilgi Logos’un bilgisidir.

             “Beni değil de logosu dinleyenlerin her şeyin tek ve bir olduğunu kavramaları bilgeliktir”

“Özel inançları değil, herkes için ortak olan inançlar izlenmelidir, logos ise herkeste ortaktır”

“Hesiodos, başkalarından çok şey bildiğini sanır; ama geceyle gündüzün aynı şey olduğunu bilmiyor daha”

“Pythagoras bilge olduğunu iddia etti; fakat onun bilgisi yalnızca pek çok şeyin bilgisiydi, kötü bir sanattı”

“Pek çok şeyin öğrenilmesi, anlamak için yeterli değildir; öyle olsaydı Hesiodos, Pythagoras, Xenephones öğretirdi onu”

·        Duyularımızdan elde ettiğimiz bilgi güvenilir değildir. Onun akılla değerlendirilmesi şarttır.

“Duyu organları akılsız ruhlara hizmet ettiği zaman kötü tanıklardır”

Herakleitos, duyularla elde edeceğimiz bilgiyi fazla önemsemez; ama Platon gibi bilgiyi duyulur olanın dışında  aramaz, tam tersine onu maddenin derinlerinde arar.

Herakleitos, duyulur bilgiden üstün olan mutlak bir gerçek, bir çeşit bilimsel bilgiyi savunmuş olabilir. Herakleitos için bilginin kaynağı olan maddi dünyanın ilk bilgisi duyu bilgisidir. Fakat bu bilginin akılla işlenmesi gerekir.

·        Duyu organları logosla olan bağımızdır. Uykuda bu bağ kesilir.

·        Bilgi edinme yetisi yani akıl herkeste vardır. Herakleitos’ta bu anlamda soylu-ayaktakımı, ya da kadın-erkek ayrımı yoktur.

“Herkeste kendini tanıma ve makul düşünme yetisi vardır”

·        Herakleitos, görelilik üzerine de vurgu yapmıştır.

“Eşekler samanı altına yeğ  tutar”

“Denizler en temiz ve en berbat sudur, balıklar için içilir ve yararlı; insanlar için ise içilmez ve zararlı”

“Çirkindir en güzel maymun insanla karşılaştırıldığında”

·        Bir şeyi karşıtı sayesinde anlayabiliriz.

“Adaletsizlik olmasaydı adaletin ne olduğunu bilemezdik”

·        Doğa bilgilerini saklar, bu bilgileri açığa çıkaracak olan insan aklıdır:

“Doğa gizlenmeyi sever”

“Delphi kahinliğinin sahibi, anlatmak istediğini ne saklar ne de dile getirir, işaretle gösterir”

·        İnsanların çoğu herkeste ortak olan ve logostan kaynaklanan akla karşın bilgisiz sayılır,çünkü;

“Logos herkeste ortak olduğu halde kitleler kendilerine özgü bir anlayışları varmış gibi yaşıyorlar.”

“Her şeyden önce sürekli ilişki içinde bulundukları logosla uyuşmuyorlar ve her gün karşılaştıkları şeyler onlara yabancı geliyor”

“Bilgisizdir insan denen varlık; oysa bilgiyle donanmıştır tanrısal varlık”

Herakleitos Etiği

Ahlakı Nietzsche ahlakına benzerlikle, bir tür onurlu çileciliğin karışımıdır.

 

Darius’un davetine yazdığı mektupta kendisiyle ilgili söyledikleri, onun nasıl bir insana değer verdiğini açık eder:

 “…Ruhları öyle kötü ki.Ben ki kötülüğün ne olduğunu bilmem. Ben ki her zaman arzuyu yaratan tantanadan kaçmışımdır. Ben ki her zaman gururdan uzak durmuşumdur. Ben Pers ülkesine gelecek durumda değilim, isteklerimi karşılayan küçücük şeyler yetiyor bana.”

 

Herakleitos, kendine egemen olma yoluyla elde edilen güce değer verir. İnsanları öz isteklerinden ayıracak olan tutkulardan nefret eder.

“Mutluluk bedensel hazlardan oluşsaydı, yiyecek bulmuş olan öküzlere mutlu derdik”

“Kişinin gönlündeki istekle çarpışması güçtür, gönül istediğini ruh pahasına elde eder, insanın bütün istediğini elde etmesi iyi değildir”

 

Herakleitos, ruhu ateşle suyun karışımı olarak görür. Ruhun ateş yanı soylu  yanıdır, sulu yanı ise soysuz yanı.

“Tinler için su almak ölümcüldür”

 

Herakleitos, insanın varsayılan olarak kötü olduğunu ve kendi başlarına iyiyi bulamayacaklarını düşünür. Bu anlamda seçkinci bir yanı vardır.

“Her hayvan dövülerek götürülür çayıra”

“İnsanlar ne istemesi gerektiğini bilmez. Eşeklerin altından çok saman istemesi gibi”

 “Yalnızca hayvanla insan arasında değil insanla insan arasında da bir ayrım vardır:Az insan ve çok insan”

“İnsanı insan yapan erdemdir.Erdemi sağlayan da bilgidir.”

Dolayısıyla, Herakleitos’un düşüncesinden yola çıkarak,  “çok insan=çok erdemli=çok bilgili”, “az insan=az erdemli=az bilgili” denklemleri kurulabilir.

“En büyük erdem makul bir anlayıştır, bilgelik ise doğruyu söylemek, doğaya göre ve ona kulak vererek davranmaktır”

 

Herakleitos, insanın kaderinin seçimlerinden oluştuğunu, yaptığı seçimlerin de onun kişiliğini gösterdiğini düşünmüş olmalı ki;

“İnsanın kaderi kişiliğidir” demiştir.


Herakleitos’un Etkisi

Herakleitos’un görüşleri stoacılığa, kinikliğin köktenci yönelişlerine zıt bir etki yaptığı gibi stoacılığa determinizm düşüncesini, olayların yüksek bir kanuna bağlılığı düşüncesini, esinledi. Bu düşünce kimilerini kaderciliğe sürükler, Kleant’ın şiirlerinde Herakleitos’un böyle bir etki yaptığı görülür. Kimilerini de  dünyadan el ayak çekmeye yöneltti. Epiktetos ve filozof-imparator olan Marcus Aurelius gibi kimileri de insanın isteyerek talihe baş eğmesi gerektiğini düşündüler.

 

Herakleitos öldükten sonra birçok kişi onun görüşlerini yaymaya çalıştı. Hipokratın olduğu söylenen “Perhize dair” adlı bir eserde, onun sistemi hekimliğe de uygulanmıştır. (Sağlık=besleyici su ile yakıcı ateşin ahenk içinde birlikte yer alması)

 

Kimileri de “her şey hem birbirine benzer hem de benzemez, her şey birbirinin hem aynıdır hem değildir, her şer birbiriyle hem ilgilidir hem de değildir” vb. garip fikirlerle Herakleitos’un düşüncelerini yanlış ve gülünç şekle soktular ki; bunların felsefeyle bir ilgisi olduğu söylenemez. Platon’un alay ettiği Herakleitos’çular bunlardır.

 

İnciller arasında, Yunan felsefesinin izlerinin en çok görüldüğü Yuhanna ise “Önce logos (söz) vardı ve logos (söz) dünyayı yarattı” tümcesi ile başlar.

 

Herakleitos, İskenderiye okuluna da büyük   bir etki yapmıştır. Philon, “Herakleitos der ki, iki zıttı yapan birdir, eğer ‘bir’ bölünürse zıtlar ortaya çıkar” diyerek Herakleitos’tan alıntı yapar ve onu bu buluşundan dolayı kutlar.

 

Pek çok büyük kişi ondan övgüyle söz eder. (Anaxagoras, Arkelaus, Plutarkos, İskenderiyeli Clement…)    

 

Spinoza’nın rasyonel akıl ve doğayla bir andığı tanrısında Logos’u görebiliriz. Spinoza aynı zamanda felsefesinde, diyalektiği ustalıkla kullanmıştır. Kant da bilgi teorisinde onun düşüncelerini geliştirmiştir yorumunu yapabiliriz.

 

Herakleitos’un etik anlayışının Nietzsche üzerinde belirgin bir etkisi olmuştur.

 

Ama Herakleitos’un felsefe tarihindeki asıl önemi onun açtığı yoldan Diyalektik Materyalizm’in filizlenmesidir.

Herakleitos’un diyalektik anlayışı ilkin ve en çok, özellikle Hegel felsefesinde kendini belli eder.

Hegel “Herakleitos’un tek bir fragmanı yoktur ki felsefemde yer almasın” diyerek bunu açıklamış olmaktadır. Yeni Hegelciliğin köktenciliği de Lassale’da olduğu gibi Herakleitos’tan oldukça etkilenmiştir. Proudhon’un fikirlerinde deHerakleitos’un izlerine rastlanır.

 

Herakleitos’un tohumlarını attığı, diyalektik materyalizme materyalist özünü veren Marx-Engels olmuştur.


Herakleitos’a ilişkin  yorumlar

“Tarihçilerin gözünde belki en önemli felsefe öncülerinden biri Herakleitos’tur. Çünkü dünya daki her şeyin aralıksız değişim ve bozulmaya tabi olduğu, bu değişime de zıtların kaçınılmaz çatışmasının, bir başka deyişle diyalektiğin neden olduğu sonucuna varmıştır. Böylece tarih mesleğinin iki temel sorunsalını çözümlemiştir:

Zaman boyu değişim ve neden-sonuç ilişkisi”-N.Davies

 

“Herakleitos İyonya’lı olmasına kaşın onların bilimsel geleneğine bağlı değildir”

“Herakleitos, özel türde bir gizemcidir ”

“Sürekli akış öğretisi Herakleitos yönünden öğretildiği biçimiyle güçlüklerle uğraştırmaktadır bizi. Ve gördüğümüz gibi bilim onu çürütecek hiçbir şey yapamamaktadır”-B.Russell

 

 “Herakleitos diğer İyonya’lılara benzetilmiştir çoğu kez, bu yanlış bir düşüncedir”

 “Herakleitos bir tür Baküs’çüdür.-Conford

 

Herakleitos, gizemlerin yorumcusudur”-Pfleiderer

 

“Herakleitos, bütünsel yaklaşımıyla zamanının en filozofça yaklaşan filozofudur. Herakleitos, Pythagoras ve Xenephones’i çok şey bilip bütünlüğü kaçırdığı için eleştirir.

Herakleitos, yapayalnızlığıyla, melankolik kişiliğiyle dünyaya gerçek anlamda bir bilgi arayıcısı olarak yerleşmiş, hep bir köşede kalmış, ayrıntılarda yitip gitmeden bütünsel bakmayı bilmiştir. Bu bütünsel bakış Logos’un bütünleyici özelliğiyle onu heptanrıcılığa yaklaştırmıştır. Milet okulunun az çok bütünsel bakan filozoflarını bir yana bırakırsak, heptanrıcılığın ilk olarak Herakleitos’la ortaya çıktığını söyleyebiliriz.”-Afşar Timuçin  

 

“Herakleitos, Grek düşün tarihinin en göze çarpan kişilerinden biridir; onun tamamen kişisel, özgün, tutkulu, görülmemiş bir kendine güven duygusuna dayalı, alaycı özdeyişler kalıbına girmiş dili, ‘üslubu’ bu durumu her tümcede açığa vurmaktadır.”-William Capelle

 

“Herakleitos’ta birbirine zıt iki yöneliş görülür. 1-Din ve geleneğe 2-İhtilal ve şüpheye. Herakleitos’çuluk muhafazakardır, zira bütün inkarlarında pozitif unsurlar saklıdır, o kökten ihtilalcidir, zira bütün tastiklerinde olumsuz unsurlar keşfedilir.”-Cemil Sena

 

“Herakleitos’un fragmanları, Diyalektik materyalizmin  pek güzel bir özetidir.”-Lenin

 

 

                                                                                                                Eyyüphan Özdemir

                                                                                             

                       


Yararlanılan kaynaklar

·        Batı Felsefesi Tarihi,Cilt 1-Bertrand Russell

·        Sokrates’ten Önce Felsefe-William Capelle

·        İnsan Nasıl İnsan Oldu-M.İlin-E.Segal

·        Büyük Filozoflar Ansiklopedisi-Cemil Sena

·        Düşünce Tarihi-Afşar Timuçin

·        Avrupa Tarihi-Norman Davies

·        Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri-Diogenes Laertius

·        Tarih,Politika,Felsefe,Dinler-Thema Larousse

·        Yüzyılların Gerçeği ve Mirası-Server Tanilli

  

 

Liberalizm: Sınıfının Sesi

Kategori: Marksizm — eyyuphan @ 1:51

Liberalizm: Sınıfının Sesi

21. yüzyılda, insanlığın en köklü sorunlarının; açlığın, savaşın, adaletsizliğin, ahlaksızlığın… bu kez çok daha belirgin, meydan okuyan  hem insanlığın hem de dünyanın yaşamını tehdit eder biçimde “tek süper güç” olarak  varolması; izlediğimiz haberlerden, okulda öğretilenlerden, okuduğumuz gazetelerden kısacası insanlara sürekli aşılanan düşünce ve anlayışlardan bağımsız olabilir mi? Örneğin, Irak’taki insanlık katliamıyla, “Irak halkı, Amerikalıları sevgiyle karşıladı” diyen bir haber bülteninin ilgisi yok mudur?

Peki ya çoğunluğun paylaştığı yaygın düşünceler?

“Büyük balık küçük balığı yutar”

“Fırsatları değerlendir, sen de zengin ol”

“İnsanoğlu çiğ süt emmiştir”

“Her şey devletten beklenmemeli”

“Her koyun kendi bacağından asılır”

“Herkesin doğrusu kendine”

“Rekabet olmazsa gelişme de olmaz”

“Bu kadar nüfus, devlet ne yapsın!” vb.

Bu düşüncelerin aynı kökten geldiği, dayanışma yerine bencillik ve rekabeti; ortak mülkiyet yerine özel mülkiyeti; insanın doğuştan kötü ve çıkarcı olduğu düşüncesini; evrensel doğru yerine bireysel doğruyu öne çıkardığı apaçık.

Tüm bu düşüncelerin temelinde yer alan sözcükler üstünde düşünelim: Mülkiyet, çıkar, fırsat, bencillik, rekabet, ayakta kalma… Yaşamının merkezinde sermayesi ve mülkiyeti olan, yalnızca  çıkarını düşünen, fırsatları kollarken bir yandan da keskin bir rekabetin içinde  ayakta kalmaya çalışan, her anında piyasanın durumuna göz gezdiren, bu benmerkezci yaşam biçiminde, kendi çıkarlarına göre doğrular oluşturan burjuvazinin doğal düşüncesi değil midir bunlar?

Yaygın düşünceler bir bütün olarak, egemen sınıfın düşüncelerini, hislerini, yaşama bakışını ve bizi inandırmak istediklerini yansıtır.

Bu  düşünceler; asgari ücretle inanılmaz bir biçimde geçinen, zor koşullarda bütün gün çalışan bir işçiyi, düşleyemeyeceği kadar varsıl olan insanlarla ilgili dedikodular anlatan teleziyonun karşısına mıhlar. Gecekendoduda oturan bir kadına, “hanım efendilerin” dramlarını anlatan dizileri, gözünü kırpmadan izletir. Patronuna yaranmak için, birlikte çalıştığı arkadaşını gammazlatır. Bunlar,  gerçekte inandığımız, vicdanımızla onayladığımız düşünceler değildir;egemen sınıfın görüşü, duyuşu, düşünüşü, yaşama bakışıdır.

İnsanlığı ve dünyayı yıkıma  sürükleyen sosyo-ekonomik dizge ile bu bütünsel anlayış arasındaki ilişki nedir? Neden yaygın olan,  karşı çıkılmayan, içimize sinmiş olan düşünceler bu ve benzerleridir?

Tersinden düşünelim: Özel mülkiyetin olmadığı, barışın ve dayanışmanın egemen olduğu, yalnızca insanlığı tehdit eden güçlerle rekabet edildiği bir toplumda, bu düşüncelerden herhangi biri etkili ya da yaygın olabilir mi?

Toplum ve tarihinin incelenmesinde, eşsiz bir araç olarak Marx’ın insanlığa armağan ettiği “sınıf” kategorisiyle; “sınıf savaşımları” yani insanlık tarihi boyunca, bireye ve topluma ilişkin  bütünsel her düşüncenin sınıfsal bir kökeni olduğunu biliyoruz.

Bize , bir köylü ile saraylının neden ayrı düşünüp, duyumsadığını açıklayan bu bilgi, insanlığa ilişkin her konudaki düşüncelerimize temel olmalıdır.

İnsan düşüncesini, yönelimlerini kısacası, yaşama bakışını biçimlendiren temel etken, içinde bulunduğu toplumsal koşullardır.

 İnsanın özü, her bireyin içinde varolan bir soyutlama değildir;  içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin bütününden oluşur. [i]

İdeolojiler de temsil ettiği sınıfın yaşama bakışıdır, ait oldukları sınıfla doğar, güçlenir; egemen olur ve yitip gider. Sınıfının tarihsel gelişiminin doğal sonucudur; aynı zamanda özetlenmiş, katılaştırılmış, keskinleştirilmiş, sunuma hazırlanmış düşünceler, anlayışlar bütünüdür. .

 Bir insanın, doğal ve zorunlu olarak belirli biçimde düşünüp, kendi çıkarı için düşüncelerini egemen kılmak istemesi gibi, sınıflar da ideolojilerini kullanır. Yoksa, bir avuç varsıl, açlık sınırındaki milyonları, onları inandırmadan nasıl yönetebilir? Sürekli kırbaçlanan biri, kırbacı birgün kendi eline alıp bir başkası üzerinde şaklatacağı düşüne kanmadan nasıl dayanabilir?

Egemen ideolojinin dayanağı doğruluk  ya da geçerlilik değil, elinde bulundurduğu ideolojik aygıtlardır. İşte bu yüzden egemen olan ideoloji, egemen sınıfın ideolojisidir. Bütün kurumlarıyla devletin, sivil toplum kuruluşlarının, yazılı ve görsel basının … kısacası insan yaşamına etkiyen tüm büyük güçler kapitalistlerin elindeyken, çoğunluğun dayanışmacı  ve ortak  mülkiyetçi olmasını bekleyemeyiz.

Peki burjuvazinin egemen kıldığı ideoloji nedir?

Burjuvazinin aklı ve vicdanı, yani ideolojisi liberalizmdir.

Liberal Söylemlerin  Tarihsel Anlam ve İşlevleri

Liberalizm, tarihi boyunca ahlaki, felsefi ya da siyasi söylemleriyle burjuvazinin, dolayısıyla kapitalizmin kader arkadaşı olmuştur. Onun dertlerini dillendirmiş, sorunlarına çare aramış, onu egemen kılmak için en etkili aracı olmuştur. Kısacası bir ideoloji temsil ettiği sınıf için ne ise, o olmuştur.

Liberal bir söylem, tipik bir burjuvanın düşüncelerinin özlü anlatımıdır. Liberal bir söylemi ya da düşünürü incelediğimizde, burjuvazinin o dönemki açmazlarını görürüz.

Bu yazının amacı liberalizmin temel söylemlerinin incelenmesidir.

İnsan İnsanın Kurdudur

Burjuvazi, feodalizmle olan savaşının son perdesine endişeler içinde girmişti. Düşmanları henüz baş eğmemiş, erke giden yolun bir hayli eğimli olduğunu görmüştü. En devingen sınıf olmasına karşın, 17. yüzyılın ortalarında, en güçlü olduğu İngiltere’de bile erki ele geçirmiş değildi. Erk mücadelesi toplumsal çatışmalar, iç savaşlar eşliğinde sürüyordu.

Piyasa yeni yeni şekilleniyordu. Merkantalist ya da “Ticari kapitalizm” denilen bu dönemde devlet ticareti yönetiyor, henüz küçük çaplı olan sanayi atılımları daha çok devlet eliyle yapılıyordu.

Ekonomik olarak, toprak ve soydan gelen gücün yerini almış olan burjuvazinin “ilkel” sermayesi krallara bile borç verir duruma gelmişti. Ama krallık hala, mutlak güç olma savındaydı.

 

          Yüzyıllar boyunca feodalizm, toplumu malikane, kilise, kutsal devlet ya da krallık cenderesi içinde tutmuştu. Şimdi yeni ve ekonomik olarak en güçlü sınıf bu cendereyi kırıp atmak zorundaydı. Kapalı malikane ya da feodal ekonomi teslim bayrağını çekmiş, kırsala  seçenek , devingen ve çok daha üretken bir kentli nüfus ortaya çıkmıştı. Feodal ideolojinin temel gücü olan katolik kilisesi ile reform yoluyla hesaplaşmaya girişilmişti. Soyluluk yerine servet, kilise yerine reformist kilise ve(ya) seküler anlayış geçmekteydi. Şimdi, tüm bunlara uygun bir siyaset anlayışı gün yüzüne çıkmalı, üretim sistemindeki egemenlik kendisini üstyapının yani yetkenin ve ideolojinin egemenliği ile taçlandırmalıydı.

Burjuvazi bunu mülkiyet üzerinden yapacaktı çünkü ördüğü sosyo-ekonomik dizgenin merkeziydi sermaye.

Monarşinin temsil ettiği “kutsal devlet” ya da “meşruiyetini tanrıdan alan devlet” geriye itilmeli, birey öne çıkarılmalıydı. Bireyden kasıt, yığınların içindeki sıradan birey değildi, elinde birikmiş sermayesi olan burjuvaydı.

Bir burjuva, feodallerle olduğu kadar monarşiyle, kiliseyle, arada sırada ayaklanarak korku salan halkla ve her zaman olacağı gibi bir başka burjuva ile sorunu olan bir bireydi, o zamanlar. Yani tekinsiz bir dönemdi burjuvazi için.

Komünist Manifesto’da bu tekinsiz dönem şöyle dile getirilir:

“Üretimin sürekli altüst oluşu, sosyal yapının kesintisiz olarak sarsılışı, sonu gelmeyen bir hareketlilik ve güvensizlik burjuva çağını daha önceki çağlardan ayırdeder. Eski ve köksüz inanç ve fikirlerle birlikte bütün donmuş sosyal ilişkiler eriyip gidiyorlar; bunların yerini alanlar, henüz iyice yerleşmeden eskiyorlar. Sağlamlığı ve sürekliliği olan her şey duman olup gidiyor” [ii]

Çevre, mülkiyetini elinden almakla uğraşan kurtlarla doluydu, insan insanın kurduydu.

Hobbes’un (1588-1679), ünlü kitabı Leviathan’da belirttiği  bu deyiş, burjuvazi  için daha derin ve daha belirgin bir doğruyu dile getiriyordu. Rekabet, burjuvazi için, başından beri  yaşamsal gerçek olmuştur. Bir burjuva için başarı, acımasız piyasa savaşının doğasına ayak uydurmaktan geçer. Yanlış bir yatırım başka bir kurdun sizi yemesine neden olabilir. Kaldı ki 17. yüzyıl kurtların tümü için serbest bir alan değildi. Av çoktu ama engel de çoktu.

Hobbes’a göre doğal durumda insanın hiçbir ahlaksal motivasyonu yoktur;  tüm davranışlarının kaynağında kendini koruma içgüdüsünün yanısıra, diğer hayvanlarda da olan mutluluk arzusu yer alır. Yararcı liberalizmin temellerini atan Hobbes, mutluluğu en fazla zevk ve en az acıya indirger. Daha güçlü olanlar, daha çok arzusunu karşılayabildiğinden herkes daha fazla güç elde etmeye çalışır. Kaynakların sınırlı olduğu  ama insan arzularının sınırsız olduğu varsayılan bu doğal durumda (neoklasik iktisat bugün bile bu temel varsayımdan yola çıkar), hiçbir yasa ya da siyasi iktidar olmadığı için, herkes herkesle savaştığından kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Ünlü “ insan insan kurdudur” sözünün kaynağı Hobbes’tur. Bu doğuştan egoist bireyler, canlarını korumak için toplumsal düzene ihtiyaç duyduklarını anladıklarında, aralarında bir toplumsal sözleşme yaparak ateşkes ilan ederler ve devleti yaratırlar. Temelde güçlü olma peşinde koşan varlıklar olmalarına rağmen, uzun vadede çıkarlarını nasıl elde edeceklerini düşünüp, hem sınırsız doğal özgürlüklerinden,  hem de başkalarına uygulayabildikleri kaba kuvvetten vazgeçip, güç kullanma hakkını tamamen devlete devrederler. Böylece özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçerek güvenliklerini kazanırlar.

 

Hobbes’un insan doğası hakkındaki karamsar görüşlerinin kaynağını anlamak için yaşadığı tarihsel koşullara bakmak yararlı olur. En önemli eseri olan Leviathan’ı (1651) İngiliz iç savaşı sırasında, kral asıldıktan iki yıl sonra yazan Hobbes, siyasi iktidarın çözüldüğü bir durumdaki kargaşa ortamından yola çıkarak insanların temel güdülerinden birinin ölüm korkusu olduğunu ve devletin temel görevinin de güvenliği sağlamak olduğunu iddia eder. [iii]

 

Hobbes’a göre devlet, kurtların birbirini yemesini önleyen bir mekanizmaydı. Kaynağı tanrısal değil, toplumsal adalet gereksinimiydi. Devlet olmasa insanlar birbirini kolaylıkla yok edebilirdi. Hobbes’un devletten anladığı buydu. Zamanının devletini, tüm insanlık tarihi için genelleştirmiş, liberallerin metafizik yöntemlerinden en belirgin olan “yürürlükte olanın mutlaklaştırılması” yöntemini izlemişti.

Kutsal devlet anlayışı, yerini belirli bir temel işlev için örgütlenmiş toplumsal aygıt anlayışına bırakıyordu; bu aygıtın temel işlevi, insanın insanı canavarca yoketmesini engellemekti. Bir başka önemli işlevi ise mülkiyeti korumaktı. Devlet, bir Leviathan (Tevrat’ta adı geçen bir dev) olacaktı; bireylerin canavarlıkları yerine, onların üzerinde anlaştıkları bir üst, tek resmi güç.

Şimdi “İnsan insanın kurdudur. ” deyişinin anlamını sorgulayalım.

Bir işçi ya da köylü, aynı yazgıyı paylaşan bir başkası için böyle düşünemez. Kurt bir an da bütün gücüyle, iştahla saldıran bir yaratıktır. Bir işçi, başka bir işçi için nasıl böyle bir imge kurabilir? Kurt işçi, diğer işçinin neyine göz dikebilir? Ama bir burjuva için, bu tamamen anlaşılır bir imgedir. Serveti kuşatma altındadır; monarşinin, feodalin, kilisenin ve halkın tehdidiyle karşı karşıyadır.

O dönem için daha anlaşılır olan bu imge, günümüz için de geçerli değil midir?

Bir burjuva için güvenli olan hiçbir zaman yoktur. En değerli şeyi parası olan bir insan tipi için çevredeki kurt sayısı azalsa da tükenmez. Çünkü en değerli şeyi: Sermayesidir. Dolayısıyla parasını kaybetme korkusu, burjuva için sürekli ve onu yaşatan bir korkudur.

Mülkiyet Özgürlüğü

İngiltere’deki toplumsal karmaşadan dehşete düşen Hobbes, “insan insanın kurdudur” düşüncesinden ilerleyerek devleti; özgürlüklerin, toplumsal güvenlik ve adalet için bir kez teslim edileceği, tek ve mutlak bir merci olarak idealize etmişti.

Anglosakson liberalizminin beslediği İngiltere’de, 1215’te Magna Carta Libertatum ile başlayan “özgürlük yaratmak”  değil, “yaşanan özgürlükleri tescil etmek” olarak nitelenen ve “sessiz”  gerçekleştiği ileri sürülen İngiliz devrimlerinin pragmatik yönü Fransa’daki örneklerine göre ağır basmakta ise de,  pek o kadar barış ve huzur ortamında gerçekleştrildikleri  söylenemez. O tarihsel dönemin sıkıntıları Hobbes’a 1651’de “tüm dizginleri eline alarak barış, huzur ve adaleti getirmesi için, yurttaşların gönüllü olarak özgürlüklerini bir daha geri almamak üzere devrettikleri güçlü bir devletin teorisini”, Leviathan’ı yazdırmıştı. [iv]

Locke (1632-1704) ise, ahlak ve siyaset felsefesini mülkiyet üzerine yapılandırmıştır.

Neydi Locke’un mülkiyet kavramı?

Herkes tanrının yalnızca insana vermiş olduğu aklı kullanarak Locke’un “doğal hukuk” adını verdiği evrensel ahlak kurallarını bulabilir. Aklın yolu birdir ve bize tüm insanların yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarına doğal olarak (yani herhangi bir devlet kurulmadan önce) sahip olduğunu gösterir. [v]

İnsanın tüm doğal haklarının genel adıydı mülkiyet. Yaşama, özgürlük ve mülk edinme hakkı.

Locke, insanlara yurttaş oldukları için değil, insan oldukları için verilmiş doğal hakların varlığını ve bu hakların ortak adının da “mülkiyet” olduğunu söyler, Mülkiyet deyimi ile hem hayat, hürriyet, mal,  mülk gibi bir kimsenin sahip olduğu herşeyi, hem de dar anlamda yalnız mal ve mülkü kasdetmektedir. Bu anlayış,  toplumsal sözleşme kavramının içerdiği özelliklerle birleşince, kolaylıkla devlet etkinliğinin alanı devlete verilen yetkilerle sınırlandırılmıştır. Mülk, bireyin özgürlük alanına ait kavramlar demetini içerdiğine göre, devletin bu alana sokulmaya hakkı olmaması gerekir. [vi]

Locke, özgürlüğün aslında varolan edimsel bir durum olduğunu bu , özgürlüğün bir tür “toplumsal sözleşme” olan devlet tarafından gözetilmesi gerektiğini dile getirir. Bu, negatif özgürlük tanımıdır ve toplumsal adaletsizliğin bırakın özgür kılmayı tersine köleştirdiği halkın özgür olduğunu iddia eden ama kendisi için daha çok özgürlük talep eden burjuzinin topluma bakışının tipik özetidir.

Locke da Hobbes gibi devletin varlık nedenini  toplumsal adalet gereksinimi olarak belirler. Bununla birlikte Hobbes can güvenliğine yani yaşama özgürlüğüne vurgu yaparken Locke mülkiyet özgürlüğüne vurgu yapar:

Devletin kurulmasının temel nedeni bu eksikliği gidererek, [adaletin temeli olan, tarafsız hakemlik yapacak bir makam ve yasalar sisteminin eksikliği]  insanların doğal haklarını (can, mal ve özgürlük) güvence altına almaktır. [vii]

Burjuvazi, Hobbes ve Locke ile, feodal ideolojiye karşı açılış hamlesini “toplumsal sözleşme” ve “mülkiyet özgürlüğü” üzerinden yapmıştı.

Böylece toplumsal sözleşmeciler, ortaçağda hakim olan, kralların mutlak siyasi iktidarlarının kaynağını tanrının elçisi olmalarına bağlayan görüşü de reddetmiş oluyorlar. Hobbes’un ve Locke’un toplumsal sözleşme kurallarının, Kapitalizmin doğum yeri olan İngiltere’de ortaya çıkmış olması tesadüf değil; liberalizmin bu ilk kuramları gelişmekte olan yeni politik ve iktisadi sistemi gerekçelendiren bir insan anlayışı ve “hayali kökenler” kurguluyor. [viii]

Sözü edilen toplumsal sözleşme, ekonomik adaletsizliğin giderilmesini kapsamaz. Çünkü bu ilk liberaller için adalet, can ve mülkiyet güvenliği konusuydu, tıpkı özgürlüğün mülkiyet konusu olması gibi.

Liberallerin özgürlük anlayışı biçimseldir, onlara göre özgürlük, yasalarla ve devletin müdahelesi ortadan kaldırılarak güvence altına alınabilir.

Bir de özgürlük üzerine kitap yazan J. S. Mill vardı, ona göre de liberal demokrat ülkelerde yaşayan herkes özgür çünkü vatandaşlar aynı yasal hak ve özgürlüklere sahip. Devletin özel yaşamımıza müdahale etmemesi, din ve basın özgürlüğünün olması yeterli. [ix]

Yaşamdaki eşitsizlikleri hiçe sayan bu “doğal özgürlük” anlayışı, kapitalist devletlerin anayasalarına aynen taşınmıştır.

Büyük Fransız Devrimi’nden etkilenen bütün anayasalar, ilk maddelerinde, özgürlüğün bu tanımını kullanmışlardır. Görünüş şudur: Özgürlük doğaldır [x]

Liberalizme göre özgürlük,  devlet karışmadığı sürece, varolduğuna göre;geriye altı çizilecek olan yalnızca mülkiyet kalmaktadır. İnsanın yaşama ve seçme hakkı aslında vardır ama mülkiyetinin güvenliği için bireyler, ayrıca özerk bir alana gereksinim duyar. Locke için, insanların çoğunun zorunlu olarak açlığı seçmesi (!), özgürlük anlayışını zedeleyen bir olgu olarak görünmemektedir.

Liberal düşüncenin öncüsü Locke’a göre, devleti doğuran, iç ve dış güvenlik ve cezalandırma hakkının bireysel olmasının yaratacağı kargaşadan korunmayı simgeleyen adalet ihtiyacıdır. Bu ihtiyaçlar, aynı zamanda devletin görev ve yetki alanlarının sınırlarıdır ve devletin giremeyeceği diğer alanlar tümüyle özerk bireye aittir. [xi]

Liberalizmin özgürlük anlayışında “Birey özgür olmalı. ” , “Birey özgürdür. ” sözleri el çabukluğuyla bir araya getirilmiştir.

J. J. Rousseau (1712-1778) bu anlayışa, “Toplumsal Sözleşme” yapıtının hemen başında karşı çıkar: İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.

Feodal yetkenin (baron, kont, dük ya da kral) vasali olan bireyler topluluğu yerine bireyi getiren bu anlayış, özgürlüğe  metafiziksel olarak yaklaşmaktadır. Özgürlük, bireye doğru inildikçe artar. Öyle ki bireye varıldığında mutlak özgürlüğe ulaşılmış demektir. Libarallerin “toplumsallık” karşıtlığının temelinde, bu anlayış yatmaktadır. Burjuvazinin serbestçe avlanması için ne av kuralları koyan bir devlet ne de avcıya direnmeyi sağlayan toplumsal örgütler olmalıdır. Gerçekten de burjuvazi için, “birey”, üzerinde ısrar edilmesi gereken bir kavramdır.

Liberaller için   birey, tanımı gereği özgürdür; bu özgürlüğün sınırları bireyin fırsatları ve yetenekleridir. Bunun topluma sunuluşu ise, “fırsatları değerlendir, özgürleş. ”tir. Diyalektik maddeciliğe göre ise birey ile toplum arasında diyalektik bir bağ vardır. Dolayısıyla bireysel özgürlük ancak toplumsal özgürlüğün bir sonucu olabilir.

Bir liberal için ne toplumsal-ekonomik koşullar ne de doğal sınırlar önemlidir. Liberallerin “özgür birey”inin yaşamdaki karşılığı “özgür olabilen” bireydir, yani egemen sınıfa ait birey. Gerçekte ise egemen birey bile özgür değildir, o kendi sınıfının egemenlik hırsının kölesidir. (burjuvazi özelinde kâr hırsının kölesi)

İngiliz düşünce ekolü için olguları tekil olarak ele alıp incelemek ve sonuç çıkarmak bir gelenektir. Özellikle liberaller için bütünsel düşünmek en çok kaçınılan yöntem olagelmiştir.

Liberal ideolojinin temeli olan özgürlük konusu da bundan ayrıksı değildir. Bütün özgürlük ve oradan yola çıkarak ahlaki, siyasal tüm çıkarımları birey temellidir.

Birey ise toplumsal anlamından tamamen soyulmuş (her biri ayrı gezegenlerde yaşayan bireyler ya da hepsi birer Robinson Crusoe olan bireylerden sözettikleri düşünülebilir)  tek başına bireydir.

Böyle bir birey özgür olduğuna göre, devlet ya da toplumsal örgütler gölge etmediği sürece herkes özgürdür. Çünkü topluluk denilen şey, tek tek bireylerin toplamıdır. Yüz bin kişilik bir topluluk, yüz bin özgür bireyin toplamı olduğuna göre, toplum özgürdür.

Gerçekte ise, özgürlük “kısıtlamalardan kurtuluşun” değil “yeni güçlerin yaratılmasının” sonucudur. [xii]

Geriye sorun olarak ne kalıyor liberallere göre? Devlet ve toplumsal örgütler. Bir başka deyişle Locke döneminin merkantalist, müdahaleci ve burjuvazinin  önünü tamamen açmakta ikircikli davranan devleti ile üreticiyi bir araya getiren loncaları. Günümüzde ise sosyal devlet kırıntısı ile sendikalar. Bir başka deyişle sihirli birey formülasyonunu zedeleyici herhangi bir şey. Diğer bir deyişle yalnız avlanan burjuva ile onun kurbanlarını tek tek (onların deyişiyle “birey birey”) avlamasını riske atan her şey, özgürlüğü boğmaktadır.

Liberalizmin mülkiyet merkezli özgürlük anlayışı, değişen sosyo-ekonomik dizgenin üstyapısal yansımalarından biri; feodal mülkiyet ilişkileri yerine, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin geçmesinin ideolojik sonucuydu.

Bu üretim ve mübadele araçlarının gelişmesinin belirli bir noktasında, feodal toplumun üretim ve mübadele şartları, tarımın ve imalatın feodal örgütlenmesi bir kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, tam gelişme halinde olan üretici güçlere uygun olmaktan çıktı; Bu engellerin yıkılması gerekiyordu. Yıkıldılar. [xiii]

Locke’un ve ondan sonra gelen liberallerin siyaset felsefesi; politikanı