Aklını sevenlerin dünyası

Mayıs 22, 2008

Jakobenizm ve Robespierre

Kategori: Tarih — eyyuphan @ 1:46

        Jakobenizm ve Robespierre

Liberaller, dinciler, yeni solcu ve diğer gericiler, ilericilikte ısrar edenler için  bir aşağılama olarak “Jakoben” sözcüğünü kullanırlar. Çoğunun bu konuda hiçbir bilgisi yoktur, ordan burdan duya duya “jakobenliğin” kötü bir şey olduğunu ezberlemişlerdir. Biraz daha akıllıları jakoben sözcüğünün çoğunlukla tepeden inmecilik,  din düşmanlığı, seçkincilik ve demokrasi karşıtlığı gibi şeylerle ilgili kullanıldığını bilir. Jakobenizm nefreti, tüm gericilik türlerinin iki temel kaynağından fışkırır: Karşı devrimciliğin dayanılmaz cazibesi (varsıllık,huzur,şöhret, ödüllendirme ve bunun gibi onur kıyıcı, kişilik kırıcı her şey) ve cehalet !

Cehalet , yalancılık veya her ikisi olmadan, jakobenler için olumsuz sıfatlar kullanmak olası değildir. Biraz tarih bilgisi olan biri; insan hakları, demokrasi, ulusçuluk, laiklik ve halkçılık gibi evrensel kavramların kökeninde, Fransız Devrimi başta olmak üzere jakobenlerin  önderlik ettiği, savunduğu ,uğruna öldükleri devrimler olduğunu bilir. 14 Temmuz 1789’da, 10 Ağustos 1792’de, 31 Mayıs 1793’de, 1830 ve 1848 devrimlerinde , 1917 bolşevik devriminde… sarayları, kaleleri, hükümet binalarını ayakları altında çiğneyen halk değilmiş gibi bu devrimlere öncülük eden jakobenlere seçkinci deniyor. Bunu egemenlere yaltaklanmanın verdiği huzur  ve görev bilinciyle sendikalara, meslek örgütlerine, halk derneklerine küfredenler söylüyor. İktidara uzaylıların desteğiyle gelmişler ve karşı-devrimcilere uygulanan şiddeti halkın intikam duygusu palazlandırmamış gibi onlara tepeden inmeci deniyor. Tepeden inen bir şey varsa o, yüzyıllar boyu ezilmiş, yok sayılmış halkın demir yumruğudur.

İnsan hakları bildirgesini kanlarıyla yazmış kişilere insan hakları düşmanı denilebiliyor ve bunu işkencecilere, satırla insan avlayanlara, başı açık diye insan öldürenlere sesini çıkaramayanlar söylüyor. Kralı, padişahı yada çarı cezalandırıp halk meclislerini, komünleri yada sovyetleri iktidar yapanlara demokrasi düşmanı deniliyor. Bunu söyleyen şeriatçılar, monarşistler, faşistler demokratsa, evet  jakobenler demokrat değildir.           

İlericiler ise kendilerine jakoben denilmesinden zevk ve onur duyarlar. Peki nedir jakobenlik? Bunu anlamak için, jakobenliğe ismini veren Aziz Jacob manastırında, kendisini büyülenmiş gözler ve aydınlanmış zihinlerle dinleyen halk önderlerine ateşli konuşmalar yaparken, Hegel’in deyimiyle başı üzerine dikilen tarihin “ileri, daha ileri” diyen fısıltısını duyumsayan Robespierre’e başvurmak kaçınılmazdır. O ki, kurduğu Fransız Cumhuriyeti’nde bile adı unutturulmak istenendir, tüm renkden gericilerin ortak karabasanıdır, sağa dümen kırmak için küfredilmesi şart olandır. Ama tıpkı her karşı devrimin daha büyük bir devrim doğurması gibi Robespierre, ona saldıranlara inat daha da büyüyor, unutulmaz oluyor. Aklı ve duyguları, sahiplerinden aldıkları ödüllerle şişirdikleri göbeklerinin altında pisliğe bulanmış halde olanların hakaretlerini işittikçe, Robespierre’in sesini duyar gibi oluyor ilericiler: “İşte ben bunlar gibi binlercesini temizledim”. Onun ismini dilinden düşürmeyenler, onun düşmanlarının adlarını bile duymamışlardır.  

Jakobenliği anlamak için Babeuf’un, Louise Blanc’ın, Çartist lider O’Brien’ın, Lenin’in… ve topraklarımızda Atatürk’ün bize hatırlattığı bu büyük devrimciyi anlamamız şarttır.

 

 

Robespierre Fransız aydınlanmasının doruğunda, kapitalizmin büyüme aşamasında, burjuvazinin gözüne iktidarı kestirdiği bir çağda, 6 Mayıs 1758’de doğdu.

Doğduğu yıl, XV.Louise bıçaklanmış, Diderot’un “Ansiklopedi”si yasaklanmıştı. Rousseau d’Alembert’e mektubunu  yayınlıyordu. Voltaire’in, “Örfler Üzerine Deneme”si yayınlanmıştı. Goethe dokuz, Mozart iki yaşındaydı.

Anne babasını erken yaşlarda kaybettikten sonra manastır bursuyla Paris’teki bir koleje gitti ve orada zengin çocuklar arasında kendini yapayalnız hisseden Maximillien, günlerini çalışarak geçirdi, bu arada “romalı” lakabı almasına yolaçacak kadar Roma tarihiyle ilgilendi, Montesquieu, Voltaire ve özellikle Rousseau okuyarak aydınlanma felsefesine bağlandı…Hukuk fakültesini ödüllendirilerek bitirdikten sonra , Arras’a, doğduğu yere döndü. Burada kurulu düzenin aktörleriyle çatışmakta gecikmedi.

Hukuk onun için yalnızca bir meslek değildi, ezilenleri savunmanın bir aracıydı.

“Sizi, zayıfları, ezilenleri, sıradan insanı savunmaya götürenden daha yüce bir meslek var mıdır?”

Çatısına koyduğu yıldırımsavar nedeniyle gericilerin şimşeklerini üstüne çeken amatör bir fizikçi ona başvurduğunda duraksamadı. Bu dava onun için, aydınlanmayı savunmak adına iyi bir fırsattı. Yaptığı iki parlak savunmanın metni elden ele dolaştı, sonunda Paris’te basıldı. Başka bir davada bir Benedikten manastırını karşısına aldı, keşişlerin ikiyüzlülüğünü ve ahlaksızlığını gözler önüne serdi, bu davadaki sert tutumu nedeniyle uyarılmasına karşın bir başka davada bu kez resmi makamlarla yani krallıkla karşı karşıya geldi.         

“Krallara adil olmayı emreden tanrı, halklara da köle olmayı yasaklamıştır”

1789’da Etats Generaux’un (Genel Meclis) toplanacağı haberini alır almaz harekete geçti, Arras’ın zanaatçılarıyla, yoksullarıyla biraraya geldi, eşitlik ve özgürlük, konuşmalarının temeliydi. Genel oy hakkını savundu. Ve bölgenin sekiz halk temsilcisinden biri olarak Paris’e gitti.

Paris’te meclisin bütün oturumlarına katılmaya ve mümkün olduğunca söz almaya çalıştı. Bu arada dönemin ileri gelenleriyle , Mirabeau (Devrimin liderlerinden) ve Necker (Maliye bakanı) ile tanıştı. Bu tanışmalar daha çok, hayal kırıklığına uğrattı onu.

Vekilliğin nimetlerinden faydalanmak yerine, tek odalı bir evde tek başına çalışmayı yeğledi. Marat’ın “Halkın Dostu” gazetesi ise elinden düşmüyordu.

 

 

-Bastille günü-

 

14 Temmuz 1789’da, yani Bastille gününden sonra safını hemen belli etti. Ilımlılar ve Jirondenler yerine halkın en aşağı tabakasını temsil eden Montanyar’larla (Dağlılar) ile birlikte oldu. Ateşli ve içten konuşmaları onu halkın sevgilisi yapmıştı. Mirabeau bir konuşmasını dinledikten sonra,onun için “ileri gidecek, söylediği herşeye inanıyor” demişti.

 Genel doğrulardan sözeden, suya sabuna dokunmayan konuşmalar yerine hedef alarak, bolca düşman edinerek konuşuyordu. Çünkü meclis Fransız halkından çok kendini düşünüyordu ona göre.

Onlara “devrimsiz bir devrim mi istiyorsunuz” diye soruyordu.

Meclis ona yetki vermemekte direnirken, onu anlaşılmaz ve radikal bulurken, Robespierre, Jakobenler kulübünde evindeymiş gibi hissediyordu. Orada onu anlayan,  gerçek halk vardı. Jakobenler kulübünde ve mecliste yaptığı konuşmalar, devrime yürekten bağlı kişileri ona bağlıyordu.

1791’den başlayarak devrimin en tanınmış kişisi olacaktı. St. Just ona yazdığı bir mektupta “mucizelerine bakıp da tanrı gibi inandığımız siz” diye söz ediyordu. Hebert “Bir Robespierre, bütün Peru hazinelerinden daha değerlidir” diyordu. Burjuvaların donsuzlar diye alaya aldığı yoksul halk ona “satın alınamaz” sanını vermişti.

Krallıkla bağlantısı olan ılımlılar, burjuvazi ile sıkıfıkı olan Jirondenler ve orduya dayanan La Fayette’e  benzemeksizin; Robespierre,Mirabeau,Desmoulin ve Danton’un liderlik ettiği Jakobenler, gücünü halktan özellikle de Paris halkından alıyordu.

Fransız Devrimi, devrimden vazgeçmek için fırsat kollayanlarla, kralcı asilerle uğraşırken bir yandan da Avrupa monarşilerinin askeri hedefi olmuştu. Kral kaçarken yakalanınca ve Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliği kanıtlanınca 10 Ağustos 1792’de devrimi bir üst noktaya taşıyan ikinci bir devrim oldu. Danton ve Desmoulin gibi Jakobenlerin önderlik ettiği halk Tuliers sarayını bastı.

10 Ağustos’ta toplar gürlerken,Robespierre, Fransız Devriminin evrensel önemini haykırıyordu:

“Fransızlar, unutmayınız ki evrenin yazgısını tutuyorsunuz ellerinizde”

10 Ağustos’tan sonra ılımlılar meclisten dışlandı, Robespierre 10 Ağustos devriminden sonra kurulan Paris Komün’ünün liderlerinden biri oldu ve Jirondenlerle, kralın infazı için mücadeleye girişti. Kralın idamının, ucu büyük  burjuvaziyi tehdit edecek gerçek bir halk hareketinin ilk adımı olduğunu sezen Jirondenler buna var güçleriyle direniyordu. Robespirre için ise kralın idamı, Fransız halkına ve dünya halklarına “devrimden dönüş olmadığını” gösterecek olan bir dönemeçti.

İnfazdan sonra Robespierre Le Bas’a şöyle yazmıştı: “İşte attık köprüleri, gerideki yollarla bağımız koptu, ister istemez ileriye gitmek gerek !”

 

 

-Kralın idamı-

 

Avrupa gericiliği, bir kralın öldürümünden dolayı şok geçiriyordu, bütün güçleriyle Fransa’ya saldırmaya koyuldular. Böylece devrimin kaderi ile Fransa’nın kaderi artık bir olmuştu. Halkla tam olarak bütünleşen Jakobenlerin hedefinde ise Jirondenler vardı. Marat’ın Jironden hükümet tarafından tutuklanması, halkın bir kez daha Jakobenlere sırt vermesine neden oldu ve 31 Mayıs 1793’de üçüncü devrim gerçekleşti. Halk bir kez daha Tuliers sarayındaydı.

İktidar artık yalnızca halktaydı. Devrim, hainlere karşı bir dizi önlem aldı. Kamu Kurtuluş Komitesi, Devrim Mahkemeleri, Devrim Muhafızları gibi örgütler kuruldu. İç isyanlar bastırıldı. Robespierre Haklar Bildirgesine “Halkın Başkaldırma Hakkını” ekletti.

Fransa dış düşmanlara karşı da başarılı sonuçlar almaya başlamıştı. Dahası İtalya’nın ve İngiltere’nin fethinden söz edenler bile çıkmaya başlamıştı. Robespierre ise hiçbir zaman devrim ihracından yana olmadı. “Yabancı halklar özgürlüğü kendileri tercih etmelidir, halklar bizimle birleşmeyi tercih eder ise onlara yardım etmekle yetinmeliyiz” diyordu. Savaşla birlikte, savaşın her zaman gündem de olmasını da devrime tehdit olarak görüyordu. Meslekten askerlerin zorbalığa meyilli olduklarını düşündüğünden orduyu dengeleyici güç olarak “ulusal muhafızlar”ı örgütlemişti.

Dış ve iç tehditler sürerken, Robespierre, devrim mahkemeleri aracılığıyla sistemli bir cezalandırma yada terör örgütledi. Devrim tıpkı düşmanları gibi hızlı ve acımasız olmalıydı.Ama sanıldığının aksine Robespierre hiç bir zaman,bir kan içici olmadı. En iyi bağlaşığı St Just’la bile cezaların daha titiz ve adil olması gerektiğini düşündüğünden tartışmıştı. Kralın kızkardeşinin infazını isteyenlere karşı çıktı. Suçsuz insanlar kesinlikle cezalandırılmamalıydı, böyle bir şey devrimi lekelerdi. “Yüz kandırılmış sıradan haini aramak yerine bir büyük entrikacıyı yakalamak daha iyidir” derdi. Terör, onun için cezalandırmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyordu.

Din konusunda da saçmalığa varan aşırılıklardan tiksiniyordu. Dinsizliği din haline getirenleri birçok kez uyarmıştı. Hristiyanlığa karşıydı ama “yücel tin” dediği “eşitlik ve özgürlüğü destekleyen devrimci” bir tanrıya inanıyordu.  Kiliselerin yokedilmesi taraftarı değildi, ilan ettiği yurttaşlık bayramları ise halka devrimci bir maneviyat verme çabasıydı. 

Robespierre siyasal devrimi toplumsal devrimden hiçbir zaman ayrı düşünmemişti, Jirondenlere, jakobenleri anlatırken “Bizler Sankülotlarız ve ayaktakımındanız” demesi boşuna değildi. Yine Jirondenlerin hazırladığı haklar bildirgesine şöyle karşı çıkmıştı:

“Sizin bildiriniz insanlar için değil, zenginler, istifçiler, borsacılar ve zalimler için yapılmışa benziyor”

Robespierre’in trajedisinin başlangıç noktasıda burasıydı. Eşitlikten yanaydı ama özel mülkiyeti tehdit olarak görmüyordu. Modern proleteryanın ve bilimsel sosyalizmin yokluğunda eşitliği “yücel tin” bile sağlayamazdı. Ona göre eğitilmiş bir halk, toplumsal adalete inanan devrimci bir iktidarın yönetiminde, içindeki eşitsizlikleri yavaş yavaş yokedecekti. Bu doğallıkla, kendiliğinden olacaktı. Bu düşüncelerin temelinde, Rousseau’cu aydınlanma inancı yatıyordu. Kıtlığa çözümler araması, St Just’un önerisiyle ihanet eden zenginlerin servetini halka dağıtmasına karşın ekonomik gerçekliğin belirleyiciliğini yeterince ayırt etmemişti.

Bu yüzden, o zamanın Fransa’sında tohum durumunda olan işçi sınıfını, yani en aşağı tabakayı temsil eden Hebert’çilerle uzlaşamadı. Hebert’çileri tıpkı terörün artık bitmesini isteyen Hoşgörür’ler gibi devrime tehdit olarak görmeye başlamıştı.Doğrusu, Hebert de Robespierre’in böyle düşünmesini sağlayan birçok eyleme girişmişti. Başından beri halkla birlikte hareket eden Jakobenler,  şimdi halkın en alt kesimiyle yollarını ayırmak üzereydi. Bunun öncesinde Hoşgörür’leri giyotine gönderen Robespierre, bu kez de, açıkça çatışmaları halinde devrimi ortadan ikiye bölme potansiyeli taşıyan Hebert’i ve ileri gelen Hebert’çileri giyotine yolladı. Jakobenler gittikçe yalnızlaşıyordu.

Robespierre, bir yandan devrimi diğer yandan yıllardır omuz omuza çarpıştığı kişileri düşünüyordu. Yoldaşları neden anlamıyorlardı, devrimin sürekli korunmasına gereksinim vardı, sürekli sorgulanmasına değil.

Halkın en yoksul kesimiyle ilişki içindeki Hebert’çilerden sonra, devrimin, güçlerini tamamen serbest  bıraktığı burjuvazi ile  ilişki içindeki Danton ve Desmoulin ile de çatışma yakındı. Bu büyük devrimcileri, kendi deyimiyle “10 Ağustos” kahramanlarını önceleri hafif bir dille eleştiren Robespierre,  eline ulaşan bazı bilgilerden sonra (Danton’un borsa işleri, devrimle bağı olmayan şüpheli zenginlerle ilişkisi) harekete geçti. Ama bu kolay olmamıştı, 10 Ağustos kahramanını suçlu olarak düşünebilmek, sonra açıkça suçlamak ve giyotine göndermek…

Danton Nisan 1794’de, onu giyotine götüren araba Robespierre’in evinin olduğu sokaktan geçerken “Robespierre, çok geçmeden sen de yanıma geleceksin” diye bağırdığında Robespierre umutsuzluk içindeydi. Devrim tüm çocuklarını yiyerek daha ne kadar yaşayabilirdi?  

Robespierre’in iktidarı mutlak değildi, içinde yeraldığı iktidar organlarında diğer üyeler gibi tek oyu vardı. Sanıldığı gibi  gücü, yetkilerinde değil etkisindeydi. Halk içinde hala en sevilen kişi oydu ama halkın kafasını çelen iki şey vardı:Birincisi ekonomik durumun kötülüğü (bir çok yerde grevler patlak vermişti), ikincisi, giyotinin üstüste üç kez (Hoşgörürler, Hebertçiler ve Danton-Desmoulin) içeridekiler için çalıştırılmasının verdiği şaşkınlık.

Danton’unu kaybeden Burjuvazi için Robespierre artık açık hedefti. Mecliste üstüste suçlanan Robespierre, Komün’de ve Komite’de hala güçlüydü ama yine de geri çekilmeyi uygun buldu. Yaklaşık altı hafta toplantılara çok az katıldı. Dönüşü ise tam Robespierre biçiminde oldu,  mecliste yaptığı konuşma çok sertti, devrimin düşmanları halkı meclisten ve meclisi de komiteden soğutmuştu. Bu hainler terörü de kendi amaçları için kullanıyordu. Gerçekten de başta Fouche olmak üzere böyleleri çoktu. Bunların temizlenmesi devrimin önünü açabilirdi. Meclis bundan dolayı ısrarla sordu Robespierre’e. “Kim bu hainler?” Ama Robespierre sustu ve düşüşü  başlamış oldu.

Fouche başta olmak üzere, kendini giyotin tehditi altında hisseden herkes biraraya gelip bir komplo hazırladı. Ertesi günkü meclis oturumunda St Just ve Robespierre konuşturulmayacak ve sonra tutuklanacaklardı. Öyle de yaptılar, Robespierre direnmeye çalışdıysa da başarılı olamadı. St Just ise hiç direnmedi.

St Just ve Robespierre, götürüldükleri belediye binası önünde, kendilerini kurtarmak için toplanan Komün üyelerini bir başkaldırıya yöneltmediler, bunu neden yapmadıkları halen bilinmemektedir.

3500 komün üyesi saatlerce bekledikten sonra dağıldı, böylece meclisin infaz mangası kolaylıkla içeri girdi, Robespierre onları görünce intihar etmeye kalkıştı ama başarısız oldu.

10 Termidor (Haziran) 1794’te, Robespierre, Le Bas ve St Just ve sonraki günlerde yüzlerce jakoben giyotine gönderildi. Fransız devrimi çıktığı basamakları birer birer inmeye başlamıştı.

Robespierre’i infaz eden Termidorcu liderler, sonraları, Robespierre’i öldürerek cumhuriyeti öldürdüklerini kabul ettiler.

 

Robespierre’in hayatı ne anlatır bize?

Öncelikle erdemle kurulmuş dolaysız ve saltık bir bağ, insanlığa duyulan derin sevgi ve bundan dolayı insanlık dışı olan herşeye karşı sarsılmaz bir nefret, krala, ruhbana ve burjuvaziye,  kısacası haketmediği şeylere sahip olan ve başkalarını köleleştiren herkese ve herşeye karşı sürekli devrim arzusu…Aydınlanma,tarihselcilik ve evrensel ülkülere olan inaç konusunda inatçılık, sınıf aidiyetinin aşılarak sınıfsız, eşit bir toplum düşüncesine varılması…

Halk düşmanlarına karşı acımasızlık, tarihte insan rolünün sınırlarını zorlayan üstün bir irade, yeni toplumun kurulması konusunda izlenen radikal program ve bazen halka karşın halkın çıkarını savunma…

Robespierre,o ilk jakoben, kolay olanı değil zor olanı seçti, kesin zafere teğet geçeceğini, bir gün düşeceğini sezmişti. Gündelik değil tarihsel ilkelere bağlanan jakoben, kısacık insan ömürlerine tarihin, Nazım Hikmet’in deyişiyle “o ulu ırmağın” uzaktan parıltılarını gösterebilir ancak. Koşullarını,çağını ve toplumunu anladığı ve o parıltıları gösterebildiği kadar ayakta kalır. Ama jakobenliğin insan ruhunda başladığı yer tam da burasıdır: Kesin zaferi göremeyeceğini bile bile ilerleyen jakoben, her adımının, gericiliği tarihin dişlileri arasında biraz daha inleteceği düşüncesinden zevk alır.   

Gericiler, dünyanın hep böyle kalmasını yada bir yerlere gidecekse geriye doğru gitmesini isterler, bir jakoben ise Robespierre gibi düşünür:

“Dünya değişmiştir, daha da değişmelidir”

 

                                                                        Eyyüphan Özdemir

 

Yararlanılan kaynaklar:

Fransız Devriminden Portreler, Server Tanilli, Cem Yayınevi, İstanbul 1993

Devrim Yazıları, Hazırlayan:Vedat Günyol, Belge Yayınları, İstanbul, 1989

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın

WordPress'in desteğiyle.