Aklını sevenlerin dünyası

Mayıs 22, 2008

Liberalizm: Sınıfının Sesi

Kategori: Marksizm — eyyuphan @ 1:51

Liberalizm: Sınıfının Sesi

21. yüzyılda, insanlığın en köklü sorunlarının; açlığın, savaşın, adaletsizliğin, ahlaksızlığın… bu kez çok daha belirgin, meydan okuyan  hem insanlığın hem de dünyanın yaşamını tehdit eder biçimde “tek süper güç” olarak  varolması; izlediğimiz haberlerden, okulda öğretilenlerden, okuduğumuz gazetelerden kısacası insanlara sürekli aşılanan düşünce ve anlayışlardan bağımsız olabilir mi? Örneğin, Irak’taki insanlık katliamıyla, “Irak halkı, Amerikalıları sevgiyle karşıladı” diyen bir haber bülteninin ilgisi yok mudur?

Peki ya çoğunluğun paylaştığı yaygın düşünceler?

“Büyük balık küçük balığı yutar”

“Fırsatları değerlendir, sen de zengin ol”

“İnsanoğlu çiğ süt emmiştir”

“Her şey devletten beklenmemeli”

“Her koyun kendi bacağından asılır”

“Herkesin doğrusu kendine”

“Rekabet olmazsa gelişme de olmaz”

“Bu kadar nüfus, devlet ne yapsın!” vb.

Bu düşüncelerin aynı kökten geldiği, dayanışma yerine bencillik ve rekabeti; ortak mülkiyet yerine özel mülkiyeti; insanın doğuştan kötü ve çıkarcı olduğu düşüncesini; evrensel doğru yerine bireysel doğruyu öne çıkardığı apaçık.

Tüm bu düşüncelerin temelinde yer alan sözcükler üstünde düşünelim: Mülkiyet, çıkar, fırsat, bencillik, rekabet, ayakta kalma… Yaşamının merkezinde sermayesi ve mülkiyeti olan, yalnızca  çıkarını düşünen, fırsatları kollarken bir yandan da keskin bir rekabetin içinde  ayakta kalmaya çalışan, her anında piyasanın durumuna göz gezdiren, bu benmerkezci yaşam biçiminde, kendi çıkarlarına göre doğrular oluşturan burjuvazinin doğal düşüncesi değil midir bunlar?

Yaygın düşünceler bir bütün olarak, egemen sınıfın düşüncelerini, hislerini, yaşama bakışını ve bizi inandırmak istediklerini yansıtır.

Bu  düşünceler; asgari ücretle inanılmaz bir biçimde geçinen, zor koşullarda bütün gün çalışan bir işçiyi, düşleyemeyeceği kadar varsıl olan insanlarla ilgili dedikodular anlatan teleziyonun karşısına mıhlar. Gecekendoduda oturan bir kadına, “hanım efendilerin” dramlarını anlatan dizileri, gözünü kırpmadan izletir. Patronuna yaranmak için, birlikte çalıştığı arkadaşını gammazlatır. Bunlar,  gerçekte inandığımız, vicdanımızla onayladığımız düşünceler değildir;egemen sınıfın görüşü, duyuşu, düşünüşü, yaşama bakışıdır.

İnsanlığı ve dünyayı yıkıma  sürükleyen sosyo-ekonomik dizge ile bu bütünsel anlayış arasındaki ilişki nedir? Neden yaygın olan,  karşı çıkılmayan, içimize sinmiş olan düşünceler bu ve benzerleridir?

Tersinden düşünelim: Özel mülkiyetin olmadığı, barışın ve dayanışmanın egemen olduğu, yalnızca insanlığı tehdit eden güçlerle rekabet edildiği bir toplumda, bu düşüncelerden herhangi biri etkili ya da yaygın olabilir mi?

Toplum ve tarihinin incelenmesinde, eşsiz bir araç olarak Marx’ın insanlığa armağan ettiği “sınıf” kategorisiyle; “sınıf savaşımları” yani insanlık tarihi boyunca, bireye ve topluma ilişkin  bütünsel her düşüncenin sınıfsal bir kökeni olduğunu biliyoruz.

Bize , bir köylü ile saraylının neden ayrı düşünüp, duyumsadığını açıklayan bu bilgi, insanlığa ilişkin her konudaki düşüncelerimize temel olmalıdır.

İnsan düşüncesini, yönelimlerini kısacası, yaşama bakışını biçimlendiren temel etken, içinde bulunduğu toplumsal koşullardır.

 İnsanın özü, her bireyin içinde varolan bir soyutlama değildir;  içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerin bütününden oluşur. [i]

İdeolojiler de temsil ettiği sınıfın yaşama bakışıdır, ait oldukları sınıfla doğar, güçlenir; egemen olur ve yitip gider. Sınıfının tarihsel gelişiminin doğal sonucudur; aynı zamanda özetlenmiş, katılaştırılmış, keskinleştirilmiş, sunuma hazırlanmış düşünceler, anlayışlar bütünüdür. .

 Bir insanın, doğal ve zorunlu olarak belirli biçimde düşünüp, kendi çıkarı için düşüncelerini egemen kılmak istemesi gibi, sınıflar da ideolojilerini kullanır. Yoksa, bir avuç varsıl, açlık sınırındaki milyonları, onları inandırmadan nasıl yönetebilir? Sürekli kırbaçlanan biri, kırbacı birgün kendi eline alıp bir başkası üzerinde şaklatacağı düşüne kanmadan nasıl dayanabilir?

Egemen ideolojinin dayanağı doğruluk  ya da geçerlilik değil, elinde bulundurduğu ideolojik aygıtlardır. İşte bu yüzden egemen olan ideoloji, egemen sınıfın ideolojisidir. Bütün kurumlarıyla devletin, sivil toplum kuruluşlarının, yazılı ve görsel basının … kısacası insan yaşamına etkiyen tüm büyük güçler kapitalistlerin elindeyken, çoğunluğun dayanışmacı  ve ortak  mülkiyetçi olmasını bekleyemeyiz.

Peki burjuvazinin egemen kıldığı ideoloji nedir?

Burjuvazinin aklı ve vicdanı, yani ideolojisi liberalizmdir.

Liberal Söylemlerin  Tarihsel Anlam ve İşlevleri

Liberalizm, tarihi boyunca ahlaki, felsefi ya da siyasi söylemleriyle burjuvazinin, dolayısıyla kapitalizmin kader arkadaşı olmuştur. Onun dertlerini dillendirmiş, sorunlarına çare aramış, onu egemen kılmak için en etkili aracı olmuştur. Kısacası bir ideoloji temsil ettiği sınıf için ne ise, o olmuştur.

Liberal bir söylem, tipik bir burjuvanın düşüncelerinin özlü anlatımıdır. Liberal bir söylemi ya da düşünürü incelediğimizde, burjuvazinin o dönemki açmazlarını görürüz.

Bu yazının amacı liberalizmin temel söylemlerinin incelenmesidir.

İnsan İnsanın Kurdudur

Burjuvazi, feodalizmle olan savaşının son perdesine endişeler içinde girmişti. Düşmanları henüz baş eğmemiş, erke giden yolun bir hayli eğimli olduğunu görmüştü. En devingen sınıf olmasına karşın, 17. yüzyılın ortalarında, en güçlü olduğu İngiltere’de bile erki ele geçirmiş değildi. Erk mücadelesi toplumsal çatışmalar, iç savaşlar eşliğinde sürüyordu.

Piyasa yeni yeni şekilleniyordu. Merkantalist ya da “Ticari kapitalizm” denilen bu dönemde devlet ticareti yönetiyor, henüz küçük çaplı olan sanayi atılımları daha çok devlet eliyle yapılıyordu.

Ekonomik olarak, toprak ve soydan gelen gücün yerini almış olan burjuvazinin “ilkel” sermayesi krallara bile borç verir duruma gelmişti. Ama krallık hala, mutlak güç olma savındaydı.

 

          Yüzyıllar boyunca feodalizm, toplumu malikane, kilise, kutsal devlet ya da krallık cenderesi içinde tutmuştu. Şimdi yeni ve ekonomik olarak en güçlü sınıf bu cendereyi kırıp atmak zorundaydı. Kapalı malikane ya da feodal ekonomi teslim bayrağını çekmiş, kırsala  seçenek , devingen ve çok daha üretken bir kentli nüfus ortaya çıkmıştı. Feodal ideolojinin temel gücü olan katolik kilisesi ile reform yoluyla hesaplaşmaya girişilmişti. Soyluluk yerine servet, kilise yerine reformist kilise ve(ya) seküler anlayış geçmekteydi. Şimdi, tüm bunlara uygun bir siyaset anlayışı gün yüzüne çıkmalı, üretim sistemindeki egemenlik kendisini üstyapının yani yetkenin ve ideolojinin egemenliği ile taçlandırmalıydı.

Burjuvazi bunu mülkiyet üzerinden yapacaktı çünkü ördüğü sosyo-ekonomik dizgenin merkeziydi sermaye.

Monarşinin temsil ettiği “kutsal devlet” ya da “meşruiyetini tanrıdan alan devlet” geriye itilmeli, birey öne çıkarılmalıydı. Bireyden kasıt, yığınların içindeki sıradan birey değildi, elinde birikmiş sermayesi olan burjuvaydı.

Bir burjuva, feodallerle olduğu kadar monarşiyle, kiliseyle, arada sırada ayaklanarak korku salan halkla ve her zaman olacağı gibi bir başka burjuva ile sorunu olan bir bireydi, o zamanlar. Yani tekinsiz bir dönemdi burjuvazi için.

Komünist Manifesto’da bu tekinsiz dönem şöyle dile getirilir:

“Üretimin sürekli altüst oluşu, sosyal yapının kesintisiz olarak sarsılışı, sonu gelmeyen bir hareketlilik ve güvensizlik burjuva çağını daha önceki çağlardan ayırdeder. Eski ve köksüz inanç ve fikirlerle birlikte bütün donmuş sosyal ilişkiler eriyip gidiyorlar; bunların yerini alanlar, henüz iyice yerleşmeden eskiyorlar. Sağlamlığı ve sürekliliği olan her şey duman olup gidiyor” [ii]

Çevre, mülkiyetini elinden almakla uğraşan kurtlarla doluydu, insan insanın kurduydu.

Hobbes’un (1588-1679), ünlü kitabı Leviathan’da belirttiği  bu deyiş, burjuvazi  için daha derin ve daha belirgin bir doğruyu dile getiriyordu. Rekabet, burjuvazi için, başından beri  yaşamsal gerçek olmuştur. Bir burjuva için başarı, acımasız piyasa savaşının doğasına ayak uydurmaktan geçer. Yanlış bir yatırım başka bir kurdun sizi yemesine neden olabilir. Kaldı ki 17. yüzyıl kurtların tümü için serbest bir alan değildi. Av çoktu ama engel de çoktu.

Hobbes’a göre doğal durumda insanın hiçbir ahlaksal motivasyonu yoktur;  tüm davranışlarının kaynağında kendini koruma içgüdüsünün yanısıra, diğer hayvanlarda da olan mutluluk arzusu yer alır. Yararcı liberalizmin temellerini atan Hobbes, mutluluğu en fazla zevk ve en az acıya indirger. Daha güçlü olanlar, daha çok arzusunu karşılayabildiğinden herkes daha fazla güç elde etmeye çalışır. Kaynakların sınırlı olduğu  ama insan arzularının sınırsız olduğu varsayılan bu doğal durumda (neoklasik iktisat bugün bile bu temel varsayımdan yola çıkar), hiçbir yasa ya da siyasi iktidar olmadığı için, herkes herkesle savaştığından kimsenin can ve mal güvenliği yoktur. Ünlü “ insan insan kurdudur” sözünün kaynağı Hobbes’tur. Bu doğuştan egoist bireyler, canlarını korumak için toplumsal düzene ihtiyaç duyduklarını anladıklarında, aralarında bir toplumsal sözleşme yaparak ateşkes ilan ederler ve devleti yaratırlar. Temelde güçlü olma peşinde koşan varlıklar olmalarına rağmen, uzun vadede çıkarlarını nasıl elde edeceklerini düşünüp, hem sınırsız doğal özgürlüklerinden,  hem de başkalarına uygulayabildikleri kaba kuvvetten vazgeçip, güç kullanma hakkını tamamen devlete devrederler. Böylece özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçerek güvenliklerini kazanırlar.

 

Hobbes’un insan doğası hakkındaki karamsar görüşlerinin kaynağını anlamak için yaşadığı tarihsel koşullara bakmak yararlı olur. En önemli eseri olan Leviathan’ı (1651) İngiliz iç savaşı sırasında, kral asıldıktan iki yıl sonra yazan Hobbes, siyasi iktidarın çözüldüğü bir durumdaki kargaşa ortamından yola çıkarak insanların temel güdülerinden birinin ölüm korkusu olduğunu ve devletin temel görevinin de güvenliği sağlamak olduğunu iddia eder. [iii]

 

Hobbes’a göre devlet, kurtların birbirini yemesini önleyen bir mekanizmaydı. Kaynağı tanrısal değil, toplumsal adalet gereksinimiydi. Devlet olmasa insanlar birbirini kolaylıkla yok edebilirdi. Hobbes’un devletten anladığı buydu. Zamanının devletini, tüm insanlık tarihi için genelleştirmiş, liberallerin metafizik yöntemlerinden en belirgin olan “yürürlükte olanın mutlaklaştırılması” yöntemini izlemişti.

Kutsal devlet anlayışı, yerini belirli bir temel işlev için örgütlenmiş toplumsal aygıt anlayışına bırakıyordu; bu aygıtın temel işlevi, insanın insanı canavarca yoketmesini engellemekti. Bir başka önemli işlevi ise mülkiyeti korumaktı. Devlet, bir Leviathan (Tevrat’ta adı geçen bir dev) olacaktı; bireylerin canavarlıkları yerine, onların üzerinde anlaştıkları bir üst, tek resmi güç.

Şimdi “İnsan insanın kurdudur. ” deyişinin anlamını sorgulayalım.

Bir işçi ya da köylü, aynı yazgıyı paylaşan bir başkası için böyle düşünemez. Kurt bir an da bütün gücüyle, iştahla saldıran bir yaratıktır. Bir işçi, başka bir işçi için nasıl böyle bir imge kurabilir? Kurt işçi, diğer işçinin neyine göz dikebilir? Ama bir burjuva için, bu tamamen anlaşılır bir imgedir. Serveti kuşatma altındadır; monarşinin, feodalin, kilisenin ve halkın tehdidiyle karşı karşıyadır.

O dönem için daha anlaşılır olan bu imge, günümüz için de geçerli değil midir?

Bir burjuva için güvenli olan hiçbir zaman yoktur. En değerli şeyi parası olan bir insan tipi için çevredeki kurt sayısı azalsa da tükenmez. Çünkü en değerli şeyi: Sermayesidir. Dolayısıyla parasını kaybetme korkusu, burjuva için sürekli ve onu yaşatan bir korkudur.

Mülkiyet Özgürlüğü

İngiltere’deki toplumsal karmaşadan dehşete düşen Hobbes, “insan insanın kurdudur” düşüncesinden ilerleyerek devleti; özgürlüklerin, toplumsal güvenlik ve adalet için bir kez teslim edileceği, tek ve mutlak bir merci olarak idealize etmişti.

Anglosakson liberalizminin beslediği İngiltere’de, 1215’te Magna Carta Libertatum ile başlayan “özgürlük yaratmak”  değil, “yaşanan özgürlükleri tescil etmek” olarak nitelenen ve “sessiz”  gerçekleştiği ileri sürülen İngiliz devrimlerinin pragmatik yönü Fransa’daki örneklerine göre ağır basmakta ise de,  pek o kadar barış ve huzur ortamında gerçekleştrildikleri  söylenemez. O tarihsel dönemin sıkıntıları Hobbes’a 1651’de “tüm dizginleri eline alarak barış, huzur ve adaleti getirmesi için, yurttaşların gönüllü olarak özgürlüklerini bir daha geri almamak üzere devrettikleri güçlü bir devletin teorisini”, Leviathan’ı yazdırmıştı. [iv]

Locke (1632-1704) ise, ahlak ve siyaset felsefesini mülkiyet üzerine yapılandırmıştır.

Neydi Locke’un mülkiyet kavramı?

Herkes tanrının yalnızca insana vermiş olduğu aklı kullanarak Locke’un “doğal hukuk” adını verdiği evrensel ahlak kurallarını bulabilir. Aklın yolu birdir ve bize tüm insanların yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarına doğal olarak (yani herhangi bir devlet kurulmadan önce) sahip olduğunu gösterir. [v]

İnsanın tüm doğal haklarının genel adıydı mülkiyet. Yaşama, özgürlük ve mülk edinme hakkı.

Locke, insanlara yurttaş oldukları için değil, insan oldukları için verilmiş doğal hakların varlığını ve bu hakların ortak adının da “mülkiyet” olduğunu söyler, Mülkiyet deyimi ile hem hayat, hürriyet, mal,  mülk gibi bir kimsenin sahip olduğu herşeyi, hem de dar anlamda yalnız mal ve mülkü kasdetmektedir. Bu anlayış,  toplumsal sözleşme kavramının içerdiği özelliklerle birleşince, kolaylıkla devlet etkinliğinin alanı devlete verilen yetkilerle sınırlandırılmıştır. Mülk, bireyin özgürlük alanına ait kavramlar demetini içerdiğine göre, devletin bu alana sokulmaya hakkı olmaması gerekir. [vi]

Locke, özgürlüğün aslında varolan edimsel bir durum olduğunu bu , özgürlüğün bir tür “toplumsal sözleşme” olan devlet tarafından gözetilmesi gerektiğini dile getirir. Bu, negatif özgürlük tanımıdır ve toplumsal adaletsizliğin bırakın özgür kılmayı tersine köleştirdiği halkın özgür olduğunu iddia eden ama kendisi için daha çok özgürlük talep eden burjuzinin topluma bakışının tipik özetidir.

Locke da Hobbes gibi devletin varlık nedenini  toplumsal adalet gereksinimi olarak belirler. Bununla birlikte Hobbes can güvenliğine yani yaşama özgürlüğüne vurgu yaparken Locke mülkiyet özgürlüğüne vurgu yapar:

Devletin kurulmasının temel nedeni bu eksikliği gidererek, [adaletin temeli olan, tarafsız hakemlik yapacak bir makam ve yasalar sisteminin eksikliği]  insanların doğal haklarını (can, mal ve özgürlük) güvence altına almaktır. [vii]

Burjuvazi, Hobbes ve Locke ile, feodal ideolojiye karşı açılış hamlesini “toplumsal sözleşme” ve “mülkiyet özgürlüğü” üzerinden yapmıştı.

Böylece toplumsal sözleşmeciler, ortaçağda hakim olan, kralların mutlak siyasi iktidarlarının kaynağını tanrının elçisi olmalarına bağlayan görüşü de reddetmiş oluyorlar. Hobbes’un ve Locke’un toplumsal sözleşme kurallarının, Kapitalizmin doğum yeri olan İngiltere’de ortaya çıkmış olması tesadüf değil; liberalizmin bu ilk kuramları gelişmekte olan yeni politik ve iktisadi sistemi gerekçelendiren bir insan anlayışı ve “hayali kökenler” kurguluyor. [viii]

Sözü edilen toplumsal sözleşme, ekonomik adaletsizliğin giderilmesini kapsamaz. Çünkü bu ilk liberaller için adalet, can ve mülkiyet güvenliği konusuydu, tıpkı özgürlüğün mülkiyet konusu olması gibi.

Liberallerin özgürlük anlayışı biçimseldir, onlara göre özgürlük, yasalarla ve devletin müdahelesi ortadan kaldırılarak güvence altına alınabilir.

Bir de özgürlük üzerine kitap yazan J. S. Mill vardı, ona göre de liberal demokrat ülkelerde yaşayan herkes özgür çünkü vatandaşlar aynı yasal hak ve özgürlüklere sahip. Devletin özel yaşamımıza müdahale etmemesi, din ve basın özgürlüğünün olması yeterli. [ix]

Yaşamdaki eşitsizlikleri hiçe sayan bu “doğal özgürlük” anlayışı, kapitalist devletlerin anayasalarına aynen taşınmıştır.

Büyük Fransız Devrimi’nden etkilenen bütün anayasalar, ilk maddelerinde, özgürlüğün bu tanımını kullanmışlardır. Görünüş şudur: Özgürlük doğaldır [x]

Liberalizme göre özgürlük,  devlet karışmadığı sürece, varolduğuna göre;geriye altı çizilecek olan yalnızca mülkiyet kalmaktadır. İnsanın yaşama ve seçme hakkı aslında vardır ama mülkiyetinin güvenliği için bireyler, ayrıca özerk bir alana gereksinim duyar. Locke için, insanların çoğunun zorunlu olarak açlığı seçmesi (!), özgürlük anlayışını zedeleyen bir olgu olarak görünmemektedir.

Liberal düşüncenin öncüsü Locke’a göre, devleti doğuran, iç ve dış güvenlik ve cezalandırma hakkının bireysel olmasının yaratacağı kargaşadan korunmayı simgeleyen adalet ihtiyacıdır. Bu ihtiyaçlar, aynı zamanda devletin görev ve yetki alanlarının sınırlarıdır ve devletin giremeyeceği diğer alanlar tümüyle özerk bireye aittir. [xi]

Liberalizmin özgürlük anlayışında “Birey özgür olmalı. ” , “Birey özgürdür. ” sözleri el çabukluğuyla bir araya getirilmiştir.

J. J. Rousseau (1712-1778) bu anlayışa, “Toplumsal Sözleşme” yapıtının hemen başında karşı çıkar: İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.

Feodal yetkenin (baron, kont, dük ya da kral) vasali olan bireyler topluluğu yerine bireyi getiren bu anlayış, özgürlüğe  metafiziksel olarak yaklaşmaktadır. Özgürlük, bireye doğru inildikçe artar. Öyle ki bireye varıldığında mutlak özgürlüğe ulaşılmış demektir. Libarallerin “toplumsallık” karşıtlığının temelinde, bu anlayış yatmaktadır. Burjuvazinin serbestçe avlanması için ne av kuralları koyan bir devlet ne de avcıya direnmeyi sağlayan toplumsal örgütler olmalıdır. Gerçekten de burjuvazi için, “birey”, üzerinde ısrar edilmesi gereken bir kavramdır.

Liberaller için   birey, tanımı gereği özgürdür; bu özgürlüğün sınırları bireyin fırsatları ve yetenekleridir. Bunun topluma sunuluşu ise, “fırsatları değerlendir, özgürleş. ”tir. Diyalektik maddeciliğe göre ise birey ile toplum arasında diyalektik bir bağ vardır. Dolayısıyla bireysel özgürlük ancak toplumsal özgürlüğün bir sonucu olabilir.

Bir liberal için ne toplumsal-ekonomik koşullar ne de doğal sınırlar önemlidir. Liberallerin “özgür birey”inin yaşamdaki karşılığı “özgür olabilen” bireydir, yani egemen sınıfa ait birey. Gerçekte ise egemen birey bile özgür değildir, o kendi sınıfının egemenlik hırsının kölesidir. (burjuvazi özelinde kâr hırsının kölesi)

İngiliz düşünce ekolü için olguları tekil olarak ele alıp incelemek ve sonuç çıkarmak bir gelenektir. Özellikle liberaller için bütünsel düşünmek en çok kaçınılan yöntem olagelmiştir.

Liberal ideolojinin temeli olan özgürlük konusu da bundan ayrıksı değildir. Bütün özgürlük ve oradan yola çıkarak ahlaki, siyasal tüm çıkarımları birey temellidir.

Birey ise toplumsal anlamından tamamen soyulmuş (her biri ayrı gezegenlerde yaşayan bireyler ya da hepsi birer Robinson Crusoe olan bireylerden sözettikleri düşünülebilir)  tek başına bireydir.

Böyle bir birey özgür olduğuna göre, devlet ya da toplumsal örgütler gölge etmediği sürece herkes özgürdür. Çünkü topluluk denilen şey, tek tek bireylerin toplamıdır. Yüz bin kişilik bir topluluk, yüz bin özgür bireyin toplamı olduğuna göre, toplum özgürdür.

Gerçekte ise, özgürlük “kısıtlamalardan kurtuluşun” değil “yeni güçlerin yaratılmasının” sonucudur. [xii]

Geriye sorun olarak ne kalıyor liberallere göre? Devlet ve toplumsal örgütler. Bir başka deyişle Locke döneminin merkantalist, müdahaleci ve burjuvazinin  önünü tamamen açmakta ikircikli davranan devleti ile üreticiyi bir araya getiren loncaları. Günümüzde ise sosyal devlet kırıntısı ile sendikalar. Bir başka deyişle sihirli birey formülasyonunu zedeleyici herhangi bir şey. Diğer bir deyişle yalnız avlanan burjuva ile onun kurbanlarını tek tek (onların deyişiyle “birey birey”) avlamasını riske atan her şey, özgürlüğü boğmaktadır.

Liberalizmin mülkiyet merkezli özgürlük anlayışı, değişen sosyo-ekonomik dizgenin üstyapısal yansımalarından biri; feodal mülkiyet ilişkileri yerine, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin geçmesinin ideolojik sonucuydu.

Bu üretim ve mübadele araçlarının gelişmesinin belirli bir noktasında, feodal toplumun üretim ve mübadele şartları, tarımın ve imalatın feodal örgütlenmesi bir kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, tam gelişme halinde olan üretici güçlere uygun olmaktan çıktı; Bu engellerin yıkılması gerekiyordu. Yıkıldılar. [xiii]

Locke’un ve ondan sonra gelen liberallerin siyaset felsefesi; politikanın, kilisenin ya da toplumsal örgütlerin, ekonominin ve bireyin özerk alanı üzerindeki müdahalelerini yok etmek amacıyla düşünülmüş formüllerdir.

Anayasal ve sınırlı devlet, toplumsal sözleşme, bireyin özerk alanı, kuvvetler ayrılığı…

Tüm bunlar burjuvazinin o dönemki iki temel gereksinimini karşılamak içindi: Birincisi mülkiyetin ve(ya) sermayenin meşruluğu ve güvence altına alınması, ikinci olarak da burjuvazinin sahası olan piyasadan devlet müdahalesinin çıkarılması.

Liberalllerin herhangi bir cümlesindeki “özgürlük” sözcüğü yerine “mülkiyet özgürlüğü”nü koyarsak cümlenin daha tutarlı ve anlaşılır duruma geldiğini görürüz.

 Liberallerin özgürlüğü, mülkiyet ve sermayenin özgürlüğü; yasaları ise, piyasa yasalarıdır. Hukuk devletiyle anlatmak istedikleri, toplum için adalet değil; burjuvazinin toplum ve devlet karşısındaki adalet kalkanıdır, yani mülklerinin temelini koruyacak olan adalettir.              

Piyasanın Rasyonelliği, Görünmez El ve Serbest Rekabet

Bir liberal için altın çağ, yaşanılan çağdır;o, akıl almaz derecede iyimserdir. İnsan yaşamında iyilikler, rasyonel ve adil durumlar fazlasıyla bulunur. Onların sorun ettikleri, bunların arttırılması değil, arındırılmasıdır.

Özgürlük örneğinde olduğu gibi, rasyonellik , ekonomi alanında da kendiliğinden ve doğaldır. Ama ekonomik alanın da arındırılması gerekir.

Adam Smith (1723-1790) ile başlayan klasik liberal düşüncenin temel  dayanaklarına geçmeden önce, bu düşünceleri hazırlayan tarihsel koşullara bir göz atalım.

18. yüzyılla birlikte , merkantalist yani ticari kapitalizm dönemi, yerini sanayi kapitalizmine bırakmaktadır. Dokuma mekaniğinin gelişmesi, buhar teknolojisi, demiryolları gibi teknik atılımlarla kendini gösteren  sanayi devrimi ve bilimin yepyeni çığırlar açması; ticarete dayanan ilkel kapitalizmi, yepyeni bir aşamaya, sanayi kapitalizmine geçirmektedir. Artan  hammaddeler,  işçi sınıfı olmaya aday-feodal boyunduruktan çıkmış  işsiz,  aç ya da  yoksul- yüz binler, gelişen üretim teknikleri ile birleşince endüstriyel kapitalizm ortaya çıkmıştır.

Batı toplumları tarihinde, kapitalizmin büyüme sancıları iktisadi özgürlükleri ve mülkiyet güvencelerini de beraberinde getirmiştir. Müdahaleci, merkantalist politikalar, iç ve dış gümrük engelleri, korporasyonlar cenderesi başka türlü aşılamazdı. [xiv]

Önceki gibi devlet destekli ve onun etkisine açık, zayıf işbölümüne dayanan atölyelerin yerine, fabrikalar geçmekteydi. Manifaktür dönem endüstriyel döneme evrilmekteydi.

Ama pazarlar durmadan büyüyordu ve talep durmadan artıyordu. Manifaktür de yetersiz olmaya  başladı. İşte o zaman, buhar ve makine, sanayi, üretiminde bir devrim yaptı. Dev modern sanayi manifaktürü tahtından indirdi. Sanayici orta sınıf, sanayici milyonerlere, büyük sanayi ordularını yönetenlere, modern burjuvalara yerlerini bıraktılar. [xv]

Burjuvazi ekonomik olarak gücünün doruğuna doğru ilerlemekteydi ama altyapıda zirveyi zorlayan bu ayrıcalıklı durum üstyapıya yeterince sıçramamıştı. Merkantalist dönem bitmişti ancak piyasa kendi ideolojisini tam olarak kuramsallaştıramamış; devlet tam olarak burjuva aygıtına dönüştürülememişti. Buna bir de eski tip siyasal sistemin, ulusal krallıkların rekabetinin, uluslararası ticaret ve ekonomik işbirliğini riske edişini eklerseniz; kabaca “rasyonel, barışçı ve uluslararası piyasadan yana, toprak rantına ve devlet müdahalesine karşı” olan düşüncelerin ekonomik liberalizm olarak tezelden ortaya çıkması gereğinin önemini anlarsınız.

Ekonomik liberalizmin temsil ettiği “devlete karşı” eğilimin kaynağı, merkantalist çağın önemli bir olayında,  paranın doğuşunda aranabilir. XVIII. yüzyıl,  para çağıdır. “Para arzı fazlasının isthidam yaratan itici güç” rolü  oynadığına  inanıldığı için kağıt para basımı çok yararlı görülmüştü. Bu kağıt para tedavüldeki altın paranın yerini alacak, altın devlet hazinesine girecek, fakat bu kağıt paranın değerini devlet garanti edecekti. Bu düşüncelerle doğan kağıt para, peşinden enflasyonlar yaratmış ve ardarda patlak veren birkaç  şiddetli enflasyonla  para yıkılmıştı. Bu ortamda paranın düşen değerinin anlamı, düne kadar ekonomiye egemen olan devletin, mali sıkıntı ve çıkmazların merkezi olması ve bu güçlüklerden kurtulmak için paraca zengin olan burjuvaziye sığınmış olmasıdır. Devletin ve kamusal kesiminin hızlanan aşınması, Fransa’da XV. Louis’in yürüttüğü mutlakiyetle birleşince, parlementolar sertleşir, ayrıcalıklar çoğalır. Merkezi iktidarın bunalımı, özel ekonomi kesiminin giderek  güçlenen kudreti ile çarpışır. Siyasal ve ekonomik yapılar arasındaki çatışma, 1789 Fransız Devrimini yaratır. Bu devrimin ekonomik özgürlük  getirmiş olması bir rastlantı değildir. [xvi]

Önce İngiliz (1688), sonra Amerikan (1776) ve son olarak da Fransız Devrimleri (1789), burjuvazinin gittikçe radikalleşen adımlarıydı. Bu siyasal devrimler sonrasında, İngiltere’de aristokrasi ile daha çok ve uzun erimde kendi yararına bir anlaşma yoluna gitmiş olan burjuvazi, ABD’de katıksız olarak kendi ideolojisini anayasalaştırmıştı. Fransız devrimi ise İngiltere’de olduğu gibi burjuvazi ile anlaşmakta gecikmiş olan aristokrasinin başına adeta balyoz gibi inmiştir. Bu en büyük burjuva devrimi, burjuvazi için gerekenden daha radikal, daha ilerici bir devrimdi. Nitekim devrimin önderi, ilerici ve halkçı kanadı Jakobenler, alaşağı edildi.

Şimdi piyasanın kendi başına bırakılmasının, dahası piyasa yararına devlet destekli yasalar çıkarmanın, özetle avcı için tüm kısıtların kalkmasının zamanıydı. Av yasakları kalkmalı, dahası devlet, kurbanları av sahasına bırakıp, kaçmaması için tel örgülerle çevrelemeliydi.

Burjuvazi için artık, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, (laissez faire, laissez passe) özgürlüğü gerekiyordu.

Ekonomik liberalizmin üstünde yükseldiği siyasal, ekonomik koşullar ve gereksinimler bunlardı.

Anglo-Sakson geleneğin uzantısı olan liberallerin, Kıta Avrupasının Rousseau ve Voltaire gibi özgürlükçü ve devrimci düşünürlerden temel ayrımları evrimci, kendiliğindenci ve tamamen iyimser olmalarıdır.

Liberallerin iyimserliği, toplumsal durumun kötülüklerinin halkın devrimci çabasıyla  yok edileceği iyimserliğine taban tabana zıt olan, “toplumsal durum zaten iyidir ve gittikçe daha iyi olacaktır” düşüncesine dayanmaktadır. Toplumdaki işsizlik, yoksulluk, yozlaşma …ne dereceye varırsa varsın, gazete köşelerinde mutluluk tabloları ve istatistikleri yayınlayan günümüz liberalleri bunun güzel bir örneğini sunar. Borsa iki puan yükselmişse bu, bir liberal için ekonomik büyüme; dolayısıyla toplumsal gönencin artışıdır. Yerli bir  firma yabancı bir firmayı satın almışsa bu, tüm ulus için bayram edilesi bir durumdur. Bunu açıkça savunan liberaller, tüm yurttaşların borsada kağıtları olduğu ya da yabancı firmayı satın alan firmanın kâr ortağı olduğunu düşündürmek isterler. Bu liberal kandırmacanın kökleri, Adam Smith’e dayanır.

Liberaller için sorun iyiliği, akılcılığı var etme değil; onu devletten ve toplumsal örgütlerden arındırıp ortaya çıkarmaktır.

Doğal sürecin kalbinde, bir elmas gibi duran iyilik ve akılcılığın, liberal uygulamalarla topluma yayılacağı düşünülmektedir. Bu elmas, piyasayı düzenleyen “görünmez el”dir. Öyle bir el ki neredeyse tanrısal kökenli ve yetkin bir işleyişi vardır. Aynı zamanda öyle kibirli ki kendi işine karışanı (devlet, sendika, politika…piyasa dışı her şey) hiç sevmez.

Locke, liberalizmin baş filozofuysa; Smith de baş ekonomistidir. Günümüzde bile allanıp pullanarak karşımıza çıkarılan ekonomik düşüncelerin temelinde onun kuramları yer alır. Bu kuramların merkezinde de görünmez el bulunmaktadır.

Smith’in toplumsal bir düzenin nasıl işleyebileceği yolunda çizdiği genel tablo, daha sonra J. Stuart Mill, David Ricardo gibi düşünürlerce yeniden çizilmiş ve boşlukları doldurulmuştur. Smith’in çizdiği ekonomik güçlerin karşılıklı etkisine bırakıldığında kendine özgü bir takım yasalara uygun biçimde işleyebileceği varsayımına dayanıyordu. [xvii]

Adam Smith’e göre fayda maksimizasyonu güdüsüyle hareket eden insanların bu davranışından ortaya herkesin yararına olacak bir sonuç çıkar. Zenginlik artar, genel refah düzeyi yükselir. Sanki bir “görünmez el” (invisible hand), kişisel çıkar arayışına dayanan bireysel faaliyetleri öyle bir yönlendirir ki, bundan daha iyisi olamaz. Smith sık sık işlerin doğal akışından sözeder. [xviii]

Her birey kendisi için en iyi olanı yapmaya çalışır, sonuçta toplum için en iyi olan da ortaya çıkar.

Liberalizmin, hiçbir şeye dokunulmazsa her şey yetkinleşecektir, gibi gerçekle hiçbir bağlantısı olmayan ve geçersizliği kapitalizmin bunalımlarıyla kanıtlanan bu anlayışın temelinde yatan; görünmez el ve  sihirli değneği, kimi liberal iktisatçılar için bile alay konusu olmuştur:

Görünmez elin hiçbir sınırlamaya tabi olmadan çalışmasına izin verirseniz, o elin yönlendirdiği mekanizma şaşkına döner, yapış yapış olur. [xix]

Smith , özetle doğal ve akılcı bir piyasadan söz eder. Piyasa, doğal adaletin aksamadan işlediği bir alandır. Yeter ki piyasa, doğal ortamı olan “serbest rekabet” ya da “tam rekabet” içinde olsun. Görünmez elin piyasadaki karşılığı fiyat mekanizmasıdır. Bu mekanizma öyle bir işler ki ne üretici ne tüketici ne de işçi piyasadan zarar görür. Toplumun iyiliği için, piyasanın doğal işleyişi zorunlu ve yeterli ilkedir. Tabi tam rekabet ortamının bozulmaması koşuluyla.

Peki serbest rekabeti ne bozar?

Devlet, uluslararası savaşlar ve toprak rantı.

Smith’in ideal ortamı ile burjuvazinin hedeflerinin nasıl uyuştuğuna dikkatinizi çekmek isterim. Ama, liberal ideoloji ile burjuvazi arasındaki ilişkinin kabaca, satın alan ile alınan arasındaki ilişki olmadığını belirtmek isterim. Anlatılmak istenen, burjuvazinin liberal düşünür ya da ideologları, parasıyla beslemesi değildir. İnsan yaşamı, bir sınıfa ait olmanın zorunlu sonuçlarına kesinlikle ve tam olarak uyacak denli basit olamaz. Yaşam biçimi ve kişiliğiyle sınıfını belirlemiş olan biri; seçtiği sınıfın gözleriyle bakacaktır yaşama. Burjuva klüplerinde poker oynayan birinin sosyalist olamayacağı açıktır. Aynı şekilde grevlere destek veren ya da sosyalist bir partide aktif olarak çalışan burjuva kökenli biri için de  burjuva diyemeyiz.

Smith bu anlamda, döneminin   merkantalist ya da monarşist, kısacası modası geçmiş devletin hantallığına, boğuculuğuna, köhnemişliğine karşı her bakımdan yeniyi, atılımı, bilimi ve üretkenliği temsil eder görünen burjuva sınıfına ve onun doğal ortamı olan piyasaya ve onun dönüştürücü; eskiyi tepetaktaklak etmeye aday gücüne hayranlıkla bakan, akıl bakımından yetenekli; çoğunlukla Ada Avrupasına ait bir entelektüel kuşağın ilk temsilcisidir.

Smith ile başlayan ekonomi-politiğe ilişkin, Engels’in yorumu aydınlatıcıdır:

“Ekonomi politik, dahi kafalarda 17. yüzyıl sonuna doğru doğmuş olmasına karşın gene de, dar anlamda, fizyokratlar ve Adam Smith’in vermiş bulundukları olumlu formüller içinde, özsel olarak 18. yüzyılın çocuğudur ve bu dönemin bütün üstünlük ve kusurlarıyla birlikte, bu çağda büyük Fransız aydınlanma  filozofları tarafından elde edilmiş başarılar dizisi içine girer. Aydınlanma fizlozofları için söylemiş bulunduğumuz şey,  o çağın iktisatçıları için de geçerlidir. Yeni bilim, onlar için, çağlarındaki koşulların ve gereksinimlerin dışavurumu değil ama ölümsüz usun dışavurumu idi; bu bilimin bulduğu üretim ve değişim yasaları, bu eylemlerin tarihsel olarak belirlenmiş bir biçiminin değil ama doğanın ölümsüz yasaları idiler; bu yasalar,  insan doğasından çıkarılıyorlardı. Ama bu insan, yakından bakılırsa, o zaman büyük burjuva haline dönüşmekte olan orta burjuva idi ve doğası da, çağın tarihsel olarak belirlenmiş koşulları içinde üretimde bulunmaya ve ticaret yapmaya dayanıyordu” [xx]

Kapitalizmin ideolojisi olan liberalizmin, nesnel koşullardan bağımsız olarak bir küme  burjuva hayranınca,  belirli bir amaç için ortaya çıkmadığını belirtmek gerekir.

Liberalizm, gelişmekte olan kapitalizmin bağrından zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden, eskiyi tarihe gömen ve ekonomik dayanakları olmayan birçok yıkıcı düşünce de liberalizm yönünden desteklenmiştir. Laiklik ya da sekülerlik, güçler ayrımı, anayasa, insan hakları, aristokratik ayrıcalıkların kaldırılması…

Daha önce de belirttiğimiz gibi tüm ideolojiler ait olduğu sınıfın gereksinimlerini şu ya da bu şekilde dillendirir ama bunu doğrudan ve belirli bir şema içinde yapmaz. Çünkü ideolojiler de insan ürünüdür. İnsanın karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü  yansıtır.

Bu anlamda Smith’in savunduğu  düşüncelerde içten olduğuna inanıyorum. Çünkü dünyayı hızla değiştiren yeni sosyo-ekonomik dizge, kendi karşıtı olan işçi sınıfını yaratana ve onun tarafından cilası sökülene dek tüm dünya için gerçekçi tek umuttu.

Smith, liberalizmin ekonomik öğretisinin temellerini atarken toprak rantına özellikle değinmişti. Merkantalizmin ticarete verdiği büyük öneme karşın, tarımı geri plana itmesine tepki olarak, gerçek değerin tarımsal kökenli olduğu tezine dayanan, fizyokratların olumladığı bu rant, burjuvazi için feodallerin belki de geriye kalmış son ayrıcalığıydı.

Smith toprak rantını tam rekabet ortamına tehdit olarak görüyordu çünkü bu, endüstriyel kapitalizmin ürün odaklı kâr mekanizmasına aykırı bir ayrıcalık; piyasa için önemli bir ayrıklıktı.

Smith ve ardılı ekonomist liberalller ya da klasik ekol, fizyokratların piyasada işlediklerini düşündükleri “doğal adalet” düşüncesini geliştirdiler. Tam rekabet ortamında iyi hizmet ya da ürün verenin hakkını alacağını, tüketicinin rasyonel seçimlerinin ve fiyat mekanizmasının piyasayı tüm kötülüklerden koruyacağını düşünüyorlardı. İşçi emeği de bir sermayeydi (değişken sermaye) ve piyasanın yasalarına bağlıydı. Bir başka anlamda, işçiler de piyasanın sonsuz adaletinden payını alacaktı. Kısacası cennet gökte değil, hemen yanıbaşımızda, piyasadaydı; sanki piyasada  tanrının rasyonel parmağı her şeyi dengede tutuyordu.

Smith, liberal ekonomi-politik düşüncesinin bu çalışkan mimarı, kapitalizmin özüne ilişkin saptamalar da yapmıştı. Bunun en ünlü örneği işbölümüdür.

Kapitalizmi, insanlığın o zamana dek başına gelmiş en iyi şey yapan özelliklerin başında, işbölümü geliyordu. Zanaat tipi üretime göre inanılmaz bir üretkenlik sağlayan işbölümü, kapitalizmin etkileyici ama -özellikle belirtmek gerekir- zorunlu bir özelliğiydi. Tıpkı çelişkilerinin zorunlu olması gibi.

Liberalleri bu denli büyüleyen üretkenlik artışı, kapitalizmin aklının seçimi değil, onu kapitalizm yapan doğal bir özelliktir. Marksizm, kapitalizme ilişkin klasik liberal  tezleri kendine dayanak yaparak geliştirecek, bu yolla “sınıf”, “üretim sistemi”, “altyapı-üstyapı” gibi kategorileri insanlığa sunacaktır.

Ama Smith dönemi, işçi sınıfının yeni yeni yeşerdiği, ideolojisini kurma sırasının daha burjuvazide olduğu bir dönemdir.

Marks’ın kapitalizmin şifresini çözme girişimlerine  temel olan en önemli klasik liberal tezlerden biri de yine ilk kez Smith yönünden savunulan “Değer kuramı”dır.

Adam Smith, görüldüğü gibi, katıksız bir liberal, sermayeci, sömürgecidir. (…) İleride, sosyalistler, hem onun değerli görüşlerinden yararlanacaklar, hem de onu kıyasıya eleştireceklerdir. [xxi]

Smith değerin ya da gelirin kökeninde emek olduğunun ayrımına varmıştı. Emeğin de piyasanın şekillendirdiği ya da onun işlevinin bir parçası olarak varolduğunu kabul eden Smith; emeğin piyasada sözleşmeler yoluyla değerleneceğini savunmuştur. Bununla birlikte, işçi-işveren sözleşmelerinde, işverenin baskın olan taraf olduğunu da kabul etmişti.

Değerin kökeninde emek oluşu Smith için teknik bir bulgudan daha fazla bir anlam taşımıyordu. Aklına şöyle bir soru takılmıyordu: “Gerçek değeri üreten işçi, neden eziliyor da yalnızca sermayesi olduğu için bir azınlık daha baskın oluyor? ”

Bu soru liberaller için önemli bir soru değildir, çünkü fazlasıyla ahlakidir ve ekonomide böyle sorulara yer yoktur.

Bu tutumda, klasik liberaller dönemindeki piyasanın, günümüze göre, serbest rekabete ve riske  daha açık olmasının rolü de vardır. .

Smith’e göre tam istihdam da, serbest rekabetin cennet bahçesinde kendiliğinden yetişecek  başka bir güldür.

Şimdi Smith’in ve ekonomik liberalizmin temeli olarak görebileceğimiz serbest rekabet üzerine düşünelim.

Serbest rekabet ortamında, refah üreten piyasanın aktörleri için en önemli şey, dahası tek hedef nedir: Kâr.

Her şey, en önemli, merkezi unsura göre ayarlanacağı için, doğası gereği ne pahasına olursa olsun yalnızca kârı hedefleyen bir burjuva, sistemin tümü için nasıl refah üretebilir?

Sözgelimi, sağlıksız besin üreten bir firma, maliyetini yukarı çekmeyi göze alarak ürününü daha sağlıklı kılmaya mı çalışır yoksa sağlıksız olduğu için ucuza mal ettiği ürününü mümkün olduğunca fazla satmak mı ister? Bu durumda hem tüketiciler hem de rakip üretici firmalar haksızlığa uğramaz mı?

Liberaller bu örnek için ürünün denetiminin teknik bir konu olduğunu türlü yollarla bu tip sorunların çözülebileceğini ileri sürebilirler. Ama sorun piyasa aktörlerinin, doğası gereği her zaman adil rekabetten kaçmak için fırsatlar aramak gereksiminde olmalarıdır. Çünkü sistem kendini kâr üzerine kurmuştur. Kapitalist bir ülkede vergi kaçırmak konusunda uzmanlaşmamış her firmanın acıklı sonu,  bir başka örnektir. Devlet vergiyi bir yandan zorunlu kılar, yaptırımlar uygular bir yandan da yasalarıyla, firmalara kendi eliyle vergi kaçırmayı akla getirteecek yollar bulur. Çünkü devletin yasaları da toplumsal normlar da  kâr mekanizmasının çiğneyip geçmeye zorunlu olduğu normlardır.

Bir işveren, karın tokluğuna çalıştırabileceği binlerce insan varken neden bir işçiyi köle gibi çalıştırmasın? İşsiz kalmak korkusuyla işçi, tam bir köleliğe razı olmaz mı? Bu, sistemin zorunlu bir sonucu değil midir?

Kapitalizm, insan gerekesinimlerini değil kârı merkeze koyar. Bu, liberallerin umduğu iyiliklerin tam tersini doğurur: Gittikçe büyüyen işsizlik, üretim savurganlığı, acımasız çalışma koşulları, daha çok kâr için sapılan zorunlu yollar (Herkes vergi kaçırırken biz neden kaçırmayalım? ), ve sonuç olarak paraya tapan ve herkesin mutsuz olduğu, akıldan ve ahlaktan gitttikçe uzaklaşan , sürekli birbirini yiyen insanlar topluluğu.

Rousseau, yüzyıllar önce kâr güdüsünün insanlığı ne duruma getireceğini ve bu güdünün kökeninin mülkiyet olduğunun ayrımına varmıştı:

Artık herkes “göreli servetini artırmak için ateşli bir arzu içindedir;  bu gerçek ihtiyaçları nedeniyle değil, kendisini başkalarının üstüne çıkarmak içindir. . . bir yanda yarışma ve rekabet, öte yanda, çıkar çatışmaları ve başkalarının zararı pahasına karını artırma gizli arzusu; işte bütün bu kötülükler,  mülkiyetin ilk sonuçlarıdır” [xxii]

Liberallerin ideal piyasa ekonomisinde insan, insanın kurdudur.

Liberaller tam rekabeti bozacak başka bir durum olarak savaşları gösterirler.

Sanki savaşların ekonomik çıkarlarla hiç ilgisi yokmuş gibi. Bu da neden-sonuç ve öz-görünüş diyalektiğinden uzak, metafizik bir yaklaşımdır. Savaşların nedeni, savaş sonrasında, barış masasında aranmalıdır . Ve barış maddeleri çoğunlukla ekonomi ile ilintilidir. Roma, gerçekten uygarlık yaymak için mi binlerce insanını bir o kıtaya bir bu kıtaya sürdü? Öyleyse, uygarlık yaydıkları yerleri son buğday tanesine kadar neden sömürdüler? Ya haçlı seferlerindeki yağmalar, ticaret yolları, kervanlar…hepsi kutsal amaç için miydi? Birinci paylaşım savaşının nedeni tek bir suikaste bağlanabilir mi? İkinci paylaşım savaşının nedeni, Almanya’nın başına bir zırdelinin geçmesi miydi? (O zaman Bush döneminde neden üçüncü paylaşım savaşı çıkmadı? )

Liberallerin savaş istemeyen piyasasının aktörleri, çıkarlar çatışıp keskinleştiğinde “savaş  piyasa için kötüdür, ben en iyisi iddiamdan vazgeçeyim” mi diyecektir?

Tarih bize şunu gösteriyor, kapitalist çağdaki savaşlar da tıpkı önceki sınıflı toplumlarda olduğu gibi genelde  ekonomik kökenlidir.

Serbest rekabet ortamında, Alman ve Fransız iki burjuvayı ele alalım. Her ikisinin de madencilik firmaları olsun. Ucuz ve bol hammadde bulunan bir bölge için ellerini iştahla oğuşturmazlar mı? Bu durumda, Alsace-Lorraine, uğruna durmaksızın savaşılan bir yer haline gelmez mi?

Günümüzden örnek verelim; dev bir petrol şirketi, ülkesinin ordusunun birkaç gün içinde ele geçirebileceği dünyanın ikinci büyük petrol kaynaklarına göz dikmez mi? Petrol uğruna, ülkesini savaşa sokmak için her türlü yola başvurmaz mı? Doğru soru aslında şu: Neden başvurmasın?  Neden savaşta ölecek binlerce insanı, insanlık dışı işkenceleri, çocuk ölümlerini, kısaca vahşeti önemsesin? Sistem sürekli “daha çok kâr, daha çok kâr”  diye kulağına fısıldarken, bir insanın gözünü neden para bürümesin?

Yalnızca insan değil, doğadaki her şey tek başına, kötülüğe karşı korumasızdır. İyilik zor ve emek isteyen; kötülük ise müdahale edilmemiş yazgıdır. Evet, doğru soru şu: Her şey paraya göre ölçülüyorsa, insanı paranın kölesi yapmaktan ne alıkoyabilir?

Savaş konusunda da şöyle sormalı liberallere: Burjuvazi neden birbirini yemesin? Ve birbirini yerken neden  halkları birbirine kırdırmasın? Piyasanın görünmez eli, bunu nasıl önler? Peki siz neden hiçbir emperyalist savaşa karşı çıkmadınız? Örneğin, birinci paylaşım savaşında parlementolarda neden savaş nutukları attınız, atmayanları “vatan haini” diye hapislere tıktırdınız? Liberalizmin barışçılığı bir burjuvanın ortaklığı gibidir, nasıl ki çıkarlar çatıştığında ortaklar hemen birbirini mahkemeye verir, liberaller de ait olduğu sınıf zorda kalınca savaş tamtamları çalmaya başlar.

Ülke içi tekelciliği bile aşmış olan uluslararası burjuvazinin hegomanya çağında bile günümüz liberallerinin dilinden düşürmedikleri, “iyi olanın, hak edenin kazanacağının” düşünüldüğü serbest rekabet , “gerçekte olmayan şey üzerinden günceli savunmak” adına liberallerin üstün yeteneğinin en güzel ürünüdür.

Klasik liberaller, kâr mekanizmasının görünüşlerinden biri olan fiyat mekanizmasını merkeze koymuşlardır. Fiyat mekanizması, kâr mekanizmasını saklayan, derinlerdeki gerçek mekanizmanın dişlilerinden biridir. Klasik liberaller, kâra dayalı kapitalizmin sürekli olarak işsizlik, tekelleşme ve savaş üreteceğini düşünmediler.

Sevim Görgün, liberalizmdeki tam rekabet düşçülüğünün, özellikle günümüz ekonomisi için geçersiz olduğunu belirtir.

“Günümüz ekonomilerinde tam rekabet piyasaları kural değil, aksine piyasa başarısızlığı, diğer bir deyişle piyasanın etkin kaynak dağılımını sağlamakta yetersizliği yaygın bir olgudur. Bunun bir sebebi, ileri teknolojinin üst düzey uzmanlaşma ce sermeye yoğunluğu gerektirmesi ve bunun sonucu olarak önemli sektörlerde piyasanın, çoğu çokuluslu şirket niteliğinde olan büyük firmalar tarafından kontrol edilmesidir. Bazı istisnalar dışında piyasalarda tam rekabet koşulları değil, monopolistik ve oligopolistik rekabet koşulları geçerlidir. Bu koşullar üretim yapısının doğal bir özelliğidir ve karar ve kurallarla değiştirilmesi mümkün değildir. ” [xxiii]

20. yüzyıldan sonra iyice belirgenleşen tekelcilik, liberallerin serbest rekabetinin bir düş olduğunu açıkça göstermiştir. Klasik liberaller, sanayileşmenin ilk evresinde yaşadıkları için sektörlerde sürekli mücadele eden ilk firmaları düşünerek tekelciliği akıllarından bile geçirmemiş olabilirler. Ama serbest rekabetin yaşandığı süre kapitalizmin doğası  gereği kısa sürmüştür, çünkü önünde sonunda bir ya da birkaç firma öne çıkıp kendilerine rakip olabilecek diğer firmaları el birliğiyle daha büyümeden yok etmeye girişmişlerdir. Günümüzün Coca-Cola, General Motors, McDonalds gibi, onlarca yoksul ülkenin yıllık geliri kadar yıllık kârı olan dev firmaların kuruluş tarihleri, bize tekelcilik konusunda bir düşünce verecektir. Kapitalizmin, serbest rekabetle ilgisi kalmadığına yönelik düşünceye karşı, çoğu kez Microsoft gibi birkaç yıl içinde devleşen firmalar öne sürülür. Denilir ki “Microsoft devler arasından sıyrılıp rakipsiz güç haline gelebildi. Demek ki serbest rekabet hala var. ”Coca-Cola da Microsoft gibi uygun zamanda ilk atılımı yapan ve bunun olanaklarını sonuna dek sürdürmüş bir firmadır. Coca Cola’dan önce “lezzetli şurup” yoktu, tıpkı Microsoft’tan önce, her yere yayılmaya hazır kişisel bilgisayarların olmayışı gibi. Ayrıca bilişim sektöründe, ileride kendine rakip olabilecek tüm küçük firmaları yutması ile meşhur olan, tekelci konumuyla pazarın nefretini üstünde toplayan Microsoft; kendini serbest rekabete kanıt olarak sunanlara yanıt niteliğindedir. Tıpkı aynı sektörde “demek ki olabiliyormuş” dedirten Google gibi. Ayrıca , Google gibi parlamak isteyen sayısız firma yok olmuşken aralarında bir tanesi en başarılı oldu  (doğal olarak) diye, neden bunu kapitalizmin esnekliği olarak görelim de batan binlerce firmayı düşünerek “demek ki yalnızca binde biri oluyor, diğerleri batıyor ya da yutuluyormuş” diye düşünmeyelim? 

Özetle piyasada kâr güdüsü, tek önemli güdüdür; diğer her şey firmanın pazarlamacılık taktiği ile ilgilidir. (İyi ürün, iyi hizmet, tüketici dostu, çevre dostu vb. ) Dolayısıyla her şey kâr güdüsüne göre şekillenir, bu durumda ise piyasanın kaousu, bencil ve acımasız doğası sürekli iyilik değil, sürekli kötülük doğurur. Daha önce de belirttiğim gibi piyasanın iyilik üretmesi için tek bir neden bile yoktur. Ama tersi doğal bir zorunluluktur.

Liberalizm, Devlet ve Özgürlük

Bireysellik ve özerkliğe o denli vurgu yapar ki liberaller, özgürlükçü olarak bilinir. Devlet konusundaki söylemleri onların ilerici ve özgürlükçü olarak  görünmesini kolaylaştırır.

Peki gerçekte liberaller devlet müdahalesini istemezler mi? Bence en çok bu konu,  liberallerin burjuvazi ile aralarındaki bağı açıklıkla gösterir. İngiliz devriminden, 20. yüzyılda bağımsızlığına kavuşmuş ülkelerdeki ulusal devrimlere dek tüm burjuva devrimleri, işçi sınıfını dize getirmeye yönelik; liberallerin özgür olmasını ısrarla savundukları işçi-işveren sözleşmelerine, işverenin yararına yasalar çıkarmışlardır. Devlet eliyle, burjuvazinin her konuda önü açılırken emeğin, yani Smith’in piyasaya dahil ettiği bir değişkenin, örgütlenmesi ve haklarını savunması, özellikle grev silahını kullanması yasaklanmıştır. Fransız ihtilali sonrası 1791’de çıkarılan Le Chapelier yasası  bunun en tipik örneğidir.

Fransa’da her çeşit örgütlenmeyi ve örgütlenme olanağını ortadan kaldıran Le Chapelier yasası, işçileri patronların insafına bırakıyordu. Yasanın “liberal devletin”  bireyci anlayışını yansıtıyor olması ve bireycilik adına, “birey iradesini saptırdıkları” gerekçesiye, örgütleri, kuruluşları, dernekleri yasaklaması ilginçtir. Bununla beraber zenaata ilişkin geleneklerin bulunduğu sektörlerde bu yasayla övülen mutlak liberalizm yerleşmede güçlüklerle karşılaşır ve 1851’de Lyon’da meydana gelen işçi isyanında ayaklanma bastırılır, asgari ücret kaldırılır. Ayrıca “çalışma koşullarının saptanması için resmi makamlara başvuruyu düzenleyen Ceza Yasasının 416. ve 446. maddeleri” de yürürlükten kaldırılır.

Girişim özgürlüğü adına korporatif rejimlerin hepsi ortadan kaldırılır. Fransa’da bunun gerçekleştirilmesi için bir dizi yasal önlem gerekir. Özel markası olanların dışında, ölçülere uygun olmayan malların satışına 1779’da izin verilerek bu konudaki düzenleme gevşetilir. 1791’de maden şirketlerinin monopolü kaldırılır. Bundan böyle toprak altı devlete ait olmayacak, eski sahiplerine geri verilecekti. XIX. yüzyıl’a gelindiğinde “Laissez Faire”in simgelediği özgürlük ortamı kapitalist girişimci için neredeyse sağlanmıştır. Öte yandan bu uygulamalarla özgürlüğün tek yönlü olduğu açık olarak ortaya çıkmıştı. Özgürlük, ekonomik hayatı kendi bildikleri gibi örgütlemek isteyen girişimcilerin özgürlüğü idi. Liberal ekonomi, hayata geçmek için bir dizi girişimci lehinde devlet düzenlemesini zorunlu kılmıştır. [xxiv]

XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl Avrupasında gerçekleştirilen liberal ekonomik rejim ile ekonomik liberalizm ideolojisi arasında büyük bir çelişki vardır. Teoride müdahalede bulunmaması gereken devlet, uygulamada sanayicilerin lehine müdahalelerle ekonomik gelişmelerin onların lehine işlemesine olanak sağlıyordu. Liberal ekonomi anlayışı çerçevesinde biçimlenen ve onun ilkelerini güden liberal kapitalizmin doğuş aşamasında, görüldüğü gibi yine devlet müdahaleleri vardır. Bu kez devlet, ticaret çevrelerini merkantalizmin üretim ve ticarete koyduğu sınırlardan, tarımsal ayrıcalıkları bulunan toprak sahiplerinin siyasal denetim ve yönetiminden kurtarmak ister ve ticareti engelleyen bazı kanunları kaldırarak, korporasyonlara son vererek serbest ticaret ilkelerini kabul eder. Kısaca devlet, XVIII. yüzyıl ve XIX. yüzyıllarda, girişimcinin rahatça oynayabileceği bir alan oluşturmak için gerekli temizlik hareketini yapmış, piyasada rakip olabilecek sektör ve kuruluşları ortadan kaldırarak burjuvazinin serbest rekabet (!) olanaklarını da yaratmıştır. Başlangıçta bu biçimde işlev gören  devlet müdahaleleri, liberal kapitalist dönemde farklı müdahale politikaları ile egemen sınıfa destek olma görevlerini sürdürmüşlerdir. Örneğin İngiltere’de 1813’te sulh hakimlerine ücretleri tespit etme yetkisini veren nizamname ve 1814’te çıraklık nizamnamesi ilga edilir. Teorik olarak, masrafı hafif olan güvenlik hizmetlerini yapmakla görevli kılınan devlet, bu dönemde gerek İngiltere, gerekse Fransa’da önemli bir yer tutar. Özellikle Napolyon savaşları sırasında İngiltere’de, ekonomik birimlerin tümü ve özellikle mali kuruluşlar, devletin ve askeri gereksinimlerin zoru ile örgütlenmişlerdi. Devlet borçlanarak orduyu finanse ediyor, mali kuruluşlar tüm kredileri devlete sağlıyor, sanayi işletmelerinin ihracatları  devlete ödünç verilen altın girişini sağlamak için yapılıyordu. (…)Böylece girişimciler devletin ve mali kuruluşların müdahalelerini kendi lehlerine çevirmeyi başarırlar. [xxv]

“Viktoryen kapitalizmi” deyimi neredeyse bir yüzyıllık vahşi kapitalizmi anlatmak için kullanılır.

Tanör’e göre, “bu dönemde sosyal ve siyasi devrimlerini gerçekleştirmiş olan burjuvazi için tehlike, artık sadece devletin iktisadi sosyal ve kültürel hayata uluorta karışması değil, modern işçi sınıfının yükselişinin yarattığı tehdittir. Bunu önlemenin başta gelen yolu ise gene devlet müdahaleciliğine başvurmak olacaktır”. [xxvi]

Cangıl kapitalizmi de denilen bu dönemde işçiler inanılmaz  bir şekilde sömürülüyordu.

Kapital’de anlatılan iki örnek sömürünün boyutlarını ortaya koymaktadır:

Dokuz yaşındaki William Wood çalışmaya başladığı zaman yedi yaş on aylıktı…Haftanın her günü sabah altıda işe gelip, akşam saat dokuz sularında işi bırakıyordu…1863’ün Çocuk İstihdamı Komisyonu’nun resmi bir raporunda, “yedi yaşında bir çocuk için onbeş saat çalışma!” diye hayret ifade ediliyor.

Mary Anne Walkley, kesintisiz yirmialtıbuçuk saat altmış kişilik bir odada çalışmıştı. Ölümü üzerine çağrılan bir doktor, Mr. Keys, İnceleme Kurulu önünde, Mary’nin “kalabalık bir odada uzun saatler çalışmaktan öldüğüne” tanıklık eder. Kurul üyeleri, “Mary’nin inmeden ötürü öldüğünü ama ölümünün aşırı kalabalık bir odada uzun saatler çalışması yüzünden çabuklaştığnı düşünmek için nedenler olduğunu” öne süren bir karar getirirler. [xxvii]

Özellikle ikinci örnek bize üç şeyi birden çarpıcı bir şekilde özetlemektedir:

Birincisi, kapitalizm, vahşi, acımasız ve insanlıkdışı bir sistemdir. İkincisi, bu sistemin egemeni olan burjuvazi  yorgunluktan ölmek üzere olan birini önemsemeyecek kadar aşağılık bir sınıftır. Üçüncüsü liberallerin devlet karşıtlığı, yalandır çünkü kapitalist devlet, onun öyle maşası olmuştur ki bütün kararları, burjuvazi yararına  yalanlar üzerine kuruludur.

Emekçiler ölesiye sömürülürken, bırakınız grev hakkını, işini bırakması ya da değiştirmesi bile devlet eliyle zorlaştırılmıştır. Yani kapitalizmin, feodalizmden temel ayrımlarından biri olan “emeğin serbest dolaşımı” bile kimi yasalarla kısılmıştır. Günümüzde ise acınası işçi hakları bile devletin yasalarıyla geri alınmakta, genel grevler hükümetçe yasaklanmakta, sendikalara binbir zorluk çıkarılmakta, açıkça işveren yararına düzenlemelere gidilmektedir.

Özetle kapitalizm büyük atılımını, liberallerin durmaksızın karşı olduklarını dile getirdikleri devlet müdahelesi olmadan değil, tam tersine devletin kendisi olarak yapabilmiştir.

Liberaller piyasanın devletten bağımsız olmasını savunmakla birlikte, tüm bunlara hiçbir ses çıkarmaz. Devletin işverenin yararına çıkardığı her yasa modern, çağdaş ya da “değişen dünyaya  ayak uydurmak için zorunlu” sayılmaktadır. Devlet müdahalesinden tiksindiği izlenimi veren bir öğreti nasıl olur da devletin ekonomik yaşama yaptığı bu kadar açık, bu kadar somut müdahaleleri görmezden gelir ya da alkışlar? Bu çifte standart, bu açık çelişki,  liberalizmin sınıfsal kimliğini açıkça gözler önüne sermektedir. Tutarlı bir liberal, işveren yararına de olsa ekonomik yaşama hiçbir müdahaleyi onaylamamalıdır. Liberallerin burjuvaziden yana bu açık tutumu evrensel anlamda “özgürlükçü” olmadıklarını, özgürlükten  anladıklarının burjuvazinin “avlanma özgürlüğü” olduğunu kanıtlar niteliktedir.

 “Liberal” sıfatı sözcük anlamından dolayı (Latince’de “liber”, “özgür” anlamına gelir. Fransızca ve İngilizce’de ise “liberty” özgürlük demektir) “özgürlük” ile ilgili olarak kullanılır. Bu bakımdan bu güzel sözcük yanlış kullanılmaktadır. Çünkü hiçbir liberal, devlet kurumuna, onun ordusuna, polisine, yasaklarına, savaşlarına …kapitalist devleti  üstün güç yapan hiçbir özelliğine karşı çıkmaz. Evet, kürtaja, eşcinsel evliliklere, giyinme ve benzeri haklara sıcak bakarlar. Ama devlet, burjuvazinin devleti olduğu sürece bırakınız ona karşı direnmeyi, devlete karşı haklarını savunan tüm güçleri hukuk düşmanı ve yasa dışı olarak nitelendirmekten geri durmazlar. Kürtajı savunmanın evrensel ve tutarlı bir özgürlükçü anlayış için bir anlamı olacaksa, aynı anlayış grev, sendika ve toplu sözleşme hakkını da savunmalıdır.

Peki bir liberal yalnızca burjuvazi için değil, işçiler için de özgürlüğü savunabilir mi? Liberal sıfatını bırakmak koşuluyla olabilir. Çünkü işçinin özgürlüğü burjuvazinin yeryüzünden silinmesi ile gerçekleşecektir. Bu ise liberalizmin ölümü demektir.

 Liberal metinlerdeki “devlet müdahalesi”; “burjuvazi aleyhine devlet engeli” olarak değiştirilirse, ancak o zaman,  liberalizm devlet ve özgürlük konusunda tutarlı duruma gelecektir.

Bencillik Toplumsal Gönenci Artırır

Smith, insanların bencil ve akılcı olmalarından dolayı toplum için sonuç olarak en iyinin ortaya çıkacağını savunur.

Smith bunu şöyle açıklar:

Birey, kendi çıkarının peşinde koşmak suretiyle, çoğunlukla toplumun çıkarlarına kendi amaçlarından daha çok hizmet etmiş olur. Kamunun iyiliği için iş hayatına müdahale edenlerin pek iyi şeyler yaptıklarını hiç görmedim [xxviii]

Bireyin görünüşteki seçme özgürlüğünden yola çıkarak tüm toplumun özgür olduğu sonucunu kolayca çıkaran metafizik yöntem, bir başka kılıkta karşımıza çıkmaktadır. Bu kez, öncül olarak bireyin akılcı ve bencil olduğu alınıyor; sonra yine “toplum=bireyler toplamı” formülü uygulanarak toplum için en iyi sonuç elde edilir.

Smith’in aklında şöyle bir oyun var: Oyunun yöneticisi olan görünmez el, kuralı belirliyor: Herkes kendi için en iyi neyse onu yapmak zorunda Tüm oyuncular akılcı ve bencil olduğu için bu kurala rahatlıkla uyuyor. Ama nedense hiçbir oyuncunun çıkarı diğerininki ile çelişmiyor. Örneğin daha çok maaş ve sosyal hak isteyen işçi de işveren de her nasılsa görevini hakkıyla yerine getirip kendi için en iyi olanı sağlıyor. Bunu kabul ettikten sonra oyunun herkes için rüya gibi biteceği çok açık.

Açıktır ki bireyler yine birbirinden bağımsız olarak ele alınıyor, böyle düşünülünce de toplumun, bireylerin basit toplamı olduğu sonucuna kolaylıkla ulaşılır.

Kapitalist üretim biçiminde piyasa, sıfır toplamlı bir oyundur, yani birinin artısı diğerinin eksisidir. Ayrıca bu öyle bir oyundur ki oyuncular eşit olanaklarla başlamazlar oyuna.

Smith’in bencil ve  akılcı insanın çıkarı ile toplum çıkarını bağdaştırması çok kötü bir düşünce sihirbazlığıdır. Çünkü tam olarak “insanlar birbirinin ayağını kaydırdıkça tüm insanlar havalanacaktır” demektedir.

Smith’in bu anlayışı Homo Aeconomicus ve Sosyal Darwinizm gibi bir liberali liberal yapan en önemli düşüncelere temel olmuştur.

Homo Aeconomicus

“Rasyonel insan” olarak John Stuart Mill (1806-1873) yönünden daha önce betimlenen Homo aeconomicus terimini  ilkin 20. yüzyılda Alfred Marshall adlı başka bir liberal kullanmıştır.

Bu deyim kısaca “en az işle en çok verim almayı düşünen insan” anlamına gelir; insanı  “çıkarı peşinde koşan” bencil ve akıllı bir sosyal yaratık olarak tanımlar.

İnsan birçok ayrı biçimde tanımlanabilir: Biyolojik, bilişsel, kültürel, tarihsel  ya da ekonomik  insan tanımları yapılabilir. Demek istediğim insanın ekonomik yönünü vurgulamak için böyle bir deyim, ilk bakışta masumane görünebilir. Ama terimin tanımı olarak bencillik ve ekonomik verim temel alınırsa insandan başka bir şeyi tanımlamış oluruz.

Liberalizm için en önemli insan etkinliği ekonomik etkinliktir. Buradan yola çıkılınca akla hemen bencillik geliyor. Sermaye, maliyet, ürün, kâr…İnsan bir kez  bunlarla düşünülmeye başlanınca;insanın bencil olduğu gerçeğine hemen varılabilir. Çünkü bunlarla en çok içli dışlı olan burjuvazi gerçekten bencildir.

Oysa insanı insan yapan en önemli özelliklerinden biri, dayanışmacı yanıdır.

         Bilim insanları, atalarımız Homo Sapienler’in , onlara rakip olan insansı türleri ve acımasız doğa koşullarını altetmelerindeki en önemli şeylerden biri olarak dayanışmacı yanlarının olduğunu belirtirler. Bu konuda yapılan araştırmalar göstermektedir ki liberallerin, insan doğasının bencilliği düşüncesi bir safsatadan ibarettir. [xxix]

İnsanı insan yapan en önemli özelliği kendinden başkasını düşünebilme, kendini başkası yerine koyabilme yeteneğidir. Sınıflı toplumların, insanı insanlıktan çıkaran koşullarında bile, ekonomik verim bir yana, yaşamını hiç tanımadığı insanlar için esirgemeyenler olmuştur ve olacaktır. İnsan yalnızca kendi çıkarını düşünmez, kapitalizm gibi insanlığın en büyük krizinde bile insan aynı zamanda dost, anne, baba, kardeş, aşık ve kimi zaman kahramandır. Yıllarca en kötü koşullarda aşağılanarak hep aynı işkenceye katlanan biri kendi ekonomik çıkarı için değil öncelikle, çocukları, kardeşleri, arkadaşları, ebeveyni…kısacası sevdikleri için yapar bunu. Liberaller için ekonomik çıkar peşindeki emekçi, sistem içinde ne kadar yozlaştırılmış olursa olsun aslında bir kahramandır.

İnsanlık tarihi, barbarlık tarihi olarak özetlenebiliyorsa bunun sorumlusu insanın bencil doğası değil; insanı sürekli bencilliğe doğru yönelten sosyo-ekonomik sistemlerdir. Yoksa hangi sağlıklı insan, bin kez dünyaya gelecek olsa bile yine de ona fazla gelecek kadar parayı, daha çok artırmak için yaşamını altüst eder.

İnsanın mutlak olarak akılcı olması da bir efsanedir. Dahası denilebilir ki insan piyasanın burjuvazi yanlısı doğasında, akılcı  seçimler bir yana; seçim bile yapamaz. Tersi doğru olsaydı toplumda yalnızca bir azınlık, refah içinde olmazdı. Seçme olanağı söz konusu olsa bile, bunun akılcı olacağını söyleyemeyiz. Politikayı, çoğunluğun yanlış seçimlerinden dolayı küçümseyen ve bu yüzden temsili demokrasiyi en doğru yönetim biçimi olarak gören liberaller; insanların politikaya göre edilgin ve bilgisiz oldukları ekonomi konusunda, daha akılcı olduklarını savunabilmektedir. Rasyonel olmayan piyasa ortamında rasyonel seçimler hangi bilgiye ve sağlam temele göre yapılacaktır? 

Karmaşık yığınla politik, toplumsal, konjoktürel ve rastlantısal etkinin de yönlendirdiği piyasada rasyonel seçimin varlığı bile kuşkuluyken, “insanların akılcı seçimleri piyasayı her zaman en iyi sonuç için zorlayacaktır” gibi bir düşünce liberalizmin hokus-pokus gösterilerinden biridir.

Liberalizm, Doğruluk ve Yararcılık

Liberalizm, Ada Avrupası’nın yalnızca evrimci düşünsel köklerine değil aynı zamanda doğruluk konusundaki kuşkucu ve birey merkezli yaklaşımına da dayanır. B. Russell İngiltere’de Kıta Avrupası’na  göre, insanların düşünceleri konusunda savaşçı olmadıklarını belirtir ve bunun nedeni olarak da korkunç, uzun iç savaşlardan dolayı insanların düşüncelerinin mantıksal sonuçlarından ürkmelerini gösterir.

“İç savaşta kralla parlemento arasındaki uyuşmazlık bir uzlaşma ve ılımlı orta yol  sevgisi vermişti İngilizlere. Artık herhangi bir kuramı onun mantıksal vargısına uzatmaktan korkuyorlardı. Tam anlamıyla yerleşik bir sevgi ve korkuydu bu. O zamandan beri aynı özellikler İngilizler üzerinde varlığını duyurmuştur ve duyurmaktadır”[xxx]

Bu bize, liberal geleneğin  beşiğinin boşuna İngiltere olmadığını bir kez daha kanıtlar. Çünkü liberalizm, diğer öğretiler gibi insanlığı daha iyiye götürecek düşüncelere ya da evrensel doğrulara gereksinim duymaz, çünkü insanlık zaten en iyi durumundadır, dahası doğruluk konusunda ısrarcı düşüncelerin kesinkes karşısındadırlar çünkü bunlar varolan insanlık durumu için tehdittirler.

Liberallerin en ünlülerinden, Karl Popper (1902-1994), “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı yapıtında, toplumun daha iyi duruma getirilmesi için öncelikle radikal düşüncelerden uzak durulmasını, bir şeyler yapılacaksa da küçük ölçekli reformlar yapılması gerektiğini, bu reformlar için de deneme-yanılma yönteminin en risksiz yöntem olduğunu savunur. Radikal düşünceler ona göre denenemez, riskli ve bağnazca düşüncelerdir. Deneyci geleneğin toplumsal çıkarımları doğal olarak liberal tezlere varıyor. “Aslında reformlara bile gerek yok ama bir şeyler yapılmak isteniyorsa en azından sistemin özüne dokunulmadan yapılmalıdır” denilmektedir.

“Doğruluk deneyerek bulunabilir, bulunan ise kesin doğru olmayabilir” biçimindeki bu yaklaşım, çağımızın yeni muhafazakarları olan post-modernler yönünden sıklıkla ve olumsuz anlamda kullanılan “büyük anlatı”lara, karşı duruşu simgeler. Tabii en nefret edilen büyük anlatı ise sosyalizmdir, sonra doğrunun bireyden bağımsız olduğu inancına yaslanan bilim de tukaka edilir. Siyasal öğretiler yerine de sivil toplum kuruluşlarının mikro çalışmaları önerilir.

Birbirinden ayrıymış gibi görünen muhafazakarlık, liberalizm ve yeni sol tezler kuramda evrensel doğruluk yerine bireysel, dönemsel ya da kuşkulu doğruluk anlayışını temel alırlar. Pratikte ise daha iyi bir dünyanın olası olduğuna ve bunun için  mücadele edilmesi gerektiği düşüncesine karşı kayıtsızlığı, bunalarak içe çekilmeyi ya da sistem için zararsız küçük aktiviteleri savunurlar. Bu gerici-liberal-postmodern bireşiminin altında, doğruluğa olan inançsızlık yatmaktadır. Yeni diye pazarlanan bu düşünceler sofistler kadar eskidir.

Liberalizmin, insanda kayıtsızlık ve başeğmesi yaratan bu geleneksel doğruluk anlayışına benzersiz bir katkısı da vardır: Yararcılık.

Yarar kavramı bir liberal için diğer düşünürlere göre çok daha anlamlıdır. Bu, çok anlaşılır bir durumdur çünkü bir burjuva için yarar, sözgelimi bir işçiye göre daha kutsal  olan bir şeylerin anlatımıdır. Yararcılık burjuvanın ahlakıdır.

Bir işçi herhangi bir günü, açlıktan ölmediği için şükranla  kapatırken, bir burjuva banka hesaplarındaki ya da satışlardaki son durumu kafasında evirir çevirir öyle uyur. Yaptığı hesaplar o günün geliri, kârı kısacası yararı üzerinedir.

 Felsefenin doğuşundan beri, diyor  J. Stuart Mill, düşünürler en üstün iyinin (summum bonum) ne olduğunu aramışlardır. İşte biz de, Bentham’le beraber, bu sorunun karşılığını veriyoruz: En üstün iyi, faydadadır. İyiyi kötüden ayıracak ölçü nedir? Ne akılcılar, ne ruhçular bu ölçüyü verememişlerdir. İşte biz, Bentham’le beraber, bu ölçüyü veriyoruz: İyiyi kötüden ayıracak ölçü, fayda ölçüsüdür. [xxxi]

Yararcılık ilkin J. S. Mill ve Bentham’ın (1748-1832) savunduğu, daha sonraları William James’in (1842-1910) Pragmatizm olarak kuramsallaştırdığı bir felsefedir.

Yararcılık başından beri “mutluluk” ya da “haz” kavramlarıyla birlikte kullanılmıştır.

Hobbes ve Helvetius’un etkisiyle yararcı bir felsefe anlayışı geliştiren Jeremy Bentham, James Mill’le Westminster review’u kurmuş, bu dergide yazdığı yazılarında da kitaplarında da yararcı bir felsefe anlayışı geliştirmiştir, böylece İngiliz filozofları Stuart Mill ve Herbert Spencer’e kadar  uzanan yararcı düşünce yolunu açmıştır. Bentham’ın yararcılığı “hazlar aritmatiği”  üzerine kurulnuştur  ve şöyle özetlenebilir: “Olabildiğince çok sayıda insanı olabildiğince mutlu kılmak. ”  Ona göre hazlar ve acılar eylemlerimizi yöneten doğal olgulardır. Hazlar iyidir, acılar kötüdür. İnsanın bedence ve ruhça rahat etmesini sağlayan her şey yararlıdır. Yaşamın temeli hazdır, önemli olan da hazların artırılabilmesidir, daha çok hazza ulaşabilmektir. [xxxii]

Yaşamın temelinin haz oluşu, olabildiğince insanı olabildiğince mutlu etmek ile sınırlı bir mutluluk aritmatiği…Yararcılık, burjuvazinin yaşama ve topluma bakışını özetlemektedir. Yararcıların yüzeysel ahlak anlayışları bana, toplum için sürekli  yoksulluk, acı, baskı, savaş garantileyen sistemin baş aktörlerinin bir yoksulun hayal bile edemeyeceği bir lüks içinde yüzerken aynı zamanda toplumsal yardım kuruluşlarının en büyük bağışçıları olarak görünmelerini çağrıştırıyor. Gerçek yaşamda hiçbir anlamı, yararı olmayan, böyle suya sabuna dokunmayan bir anlayışı Marx, alaycı bir biçimde eleştirmiştir. Liberalizmin sürekli dillendirdiği eşitlik, özgürlük ve mutluluk yanılsaması, burjuvazinin kendi aralarındaki ekonomik ilişkilerle açıklamıştır: 

“Sınırları içerisinde işgücü alım satımının sürüp gittiği bu değiş tokuş alanı, aslında insanın doğuştan varolan haklarının tam bir cennetiydi. Burada egemen olan yalnızca, Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham’dır. Özgürlüktür,  çünkü, herhangi bir metanın, diyelim işgücünün, hem alıcısı, hem de satıcısı yalnızca kendi özgür iradesiyle karar verir. Özgür bireyler olarak sözleşme yaparlar ve vardıkları anlaşma, ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir. Eşitliktir, çünkü birbirleriyle yalnızca meta sahipleri olarak ilişki içine girerler ve eşdeğeri eşdeğerle değişirler. Mülkiyettir, çünkü taraflar, kendi malı olan şeyler üzerinde tasarrufta bulunur. Ve Bentham’dır, çünkü her iki tarafta yalnızca kendisini düşünür. Bunları bir araya getiren ve ilişki içine sokan tek güç, bencillik, kazanç ve özel kişisel çıkardır. Herkes yalnızca kendisini düşünür, kimse geri kalana kulak asmaz, ve böyle yaptıkları için de, şeylerin önceden düzenlenmiş uyumu gereği hepsi de, herkesin mutluluğu ve yararı adına, kendi karşılıklı çıkarları adına elbirliği ile çalışırlar” [xxxiii]

Yararcılık, daha sonra pragmatizm olarak, liberalizmin başkenti ABD’de yeniden hortlamıştır.

“Pragmacılık” adlı yapıtını, yararcı Mill’e gönderen William James (1842-1910), ABD  kapitalizminin özgün felsefesini kurmuştur. Feodallerle burjuvazinin çatışma dönemlerinde Avrupalı göçmenlerce oluşturulan ABD, burjuvazi için olabilecek en iyi yerdi. Ne yükselmelerini önleyen aristokrasi ne de kilise baskısı vardı ABD’de. İngiliz monarşisine karşı verilen mücadele ile birleşen bireycilik, liberalizmin anayasası sayılan ABD anayasasını oluşturmuştu. Avrupa 1789, 1830, 1848 ve 1871 devrimleri ile sarsılırken; ABD, burjuvazi için güvenli bir barınaktı. Çok büyük ve bomboş (katledilen kızılderileri saymazsak) bir coğrafyada, Britanya Krallığı’na isyan ederek bağımsız bir devlet kuran ABD halkı, kapitalizmle özdeş bir görünüm veren protestan ahlakının da desteğiyle özgün ve tamamen liberal bir kültür içinde gelişti. Sonunda dünyanın en pragmatik, en cahil, en yüzeysel toplumuna, tüm zamanların en vahşi devletin halkına  dönüştü. Yüzde yetmişinden fazlası Avrupa’nın nerede olduğunu bilmeyen, yüzde kırkının ise 20. yüzyılın en büyük buluşu olarak tuvalet kağıdını gösterdiği bir ulus, aynı zamanda dünyanın tek süper devletinin ulusudur. Böyle bir çelişkiyi ancak katıksız bir libaralizm sağlayabilirdi.

Yararcılık özetle doğruluğun ve iyinin bireye ve onun yararına bağlı olduğu tezine dayanır. Yani, birey için doğru olan ona yararlı olandır. Aslında bu bir doğruluk tanımı değildir, doğruluk kavramını boşa çıkaran bir tutumdur. Bu yüzden yararcılığa bir felsefe olarak bakamayız. Çünkü felsefe,  bireyden ve onun yaşantısından bağımsız  olan bir doğruluk anlayışını  içermelidir.

Bu anlamda yararcılar “uzay yoktur” diyen bir uzaybilimci gibi çelişkili bir duruma düşmektedir. Yararcılığa göre doğru hakkında tartışmak yersizdir, çünkü herkesin doğrusu kendisinedir, insanlar için doğru olan, çıkarına olandır.

Bunu savunan yararcı kendisiyle çelişir, çünkü savunduğu düşünceye göre bunu kendi yararı için savunmaktadır.

Bir başka çelişki de insanla toplumun çıkarları çatıştığında ortaya çıkar. Şöyle ki:

Elektriği kaçak kullanmak  birey için yararlıdır, demek ki bu onun için doğrudur. Elektriği bedavaya getirmek herkes için “doğru” olacağından, herkesin kendi doğrusunda ısrar etmesi durumunda, bir süre sonra kimse elektrik kullanamaz hale gelecektir çünkü elektrik üretimi için gereken kaynak bulunamaz olacaktır. Başlangıçta birey için doğru olanın yanlış olduğu ortaya çıkacaktır. Bireysel çıkar değil toplumsal çıkar doğru kabul edilmek zorunda kalınacaktır. Bu da yararcılığı gereksiz, diğer felsefelerden farksız kılacaktır.

Yani yararcılık bireyle toplumun çıkarları çatıştığında çelişik, çatışmadığında ise gereksizdir.

Ahlaki açıdan yararcılık, “çıkarcılık”ın masum adıdır. Yarar, çıkar, kâr…Yararcılık burjuva aklının dolaysız çıkarımıdır.

Sosyal Darwinizm, Kaplanlar ve Geyikler

Darwin’in çağdaşı H. Spencer (1820-1903), evrimi felsefesinin merkezine koymuştur. Bu yüzden toplum düşüncesinin temelinde de doğal seçilim vardır. Toplumsal evrimin yeterince gelişmemiş ve(ya) koşullara uyamamış olanları elediğini, geriye disiplinli ve aydın bir kümenin kaldığını savunur. Elenenler cahiller ve disiplinsizlerdir.

H. Spencer’a kulak verelim:

“Doğa en düşük gelişim düzeyinde bulunanları kısmen ayıklayıp atmak, kalanları da hiç bitmeyen tecrübe disiplinine tabi tutmak yoluyla, hem varolmanın koşullarını anlayan, hem de bunlara uygun olarak davranabilen bir ırkın yetişmesini garanti altına almaktadır. Cahillik ve onun sonuçları arasına girerek, sözkonusu disiplini herhangi bir ölçüde durdurmak demek, gelişmeyi de aynı ölçüde durdurmak anlamına gelecektir. Eğer cahil olmak, bilgili olmak kadar güvenceli olsaydı, hiç kimse bilgili olmaya çalışmazdı” [xxxiv]

Öncelikle böylesi bir düşüncenin insan aklından geçebilmesi için yaşamı nasıl gördüğünü anlamaya çalışalım.

Yaşam, birbiriyle yarış içindeki eşit olanaklı bireylerin mücadelesidir. Bir kısım azınlık cehalet ve gevşeklikten sıyrılıp bilgiye ve disipline yöneliyor. Çoğunluk ise disiplinsizliği ve cehaleti seçiyor.

Doğal seçilim yasası azınlığı yaşamda bırakıyor, diğerlerini  ise doğa yok ediyor.

Klüplerinde, rahat ve sıcak koltuklarına kurulup servetleri; yüksek kültürleriyle(!) birbirlerine caka satan burjuvalar için yaşam gerçekten böyle görünmelidir.

Hepsi iyi okullarda okumuşlardır, kültürlüdürler; birkaç dil konuşurlar, Avrupa’yı ve Yeni Dünyayı gezmişlerdir.

Sokaklardaki kalabalık ise cehalet içindedir. Suça eğilimlidirler ve bir burjuva gibi, sürekli kâr güdüsüyle disiplin içinde çalışmazlar. Onların elenmesi hem adil hem doğal hem de zorunludur.

Öncelikle doğal seçilim üzerine düşünelim. Zor koşullara, uyum (adaptasyon) ya da değişim (mutasyon) sonucu dayanabilen bireylerin ayakta kalacağı doğrudur. Evrimin temel işleyişi doğal seçilimdir bu yüzden. Bu seçilim sonucunda gerçekten de daha dayanıklı, daha güçlü ve gelişmiş canlılar ayakta kalır, diğerleri ise elenir. Bu zorunlu ve doğal bir işleyiştir. Kimse doğayı adaletsizlikle suçlayamaz. Ama aynı zamanda doğa için adil yakıştırması da yapılamaz. Doğal süreçler zorunlu ve nedenseldir, insanlar kendi kavramlarını doğaya giydirmeye çalışmamalıdır.

Doğal seçilim ile insan yaşamını anlamaya ya da anlamlandırmaya çalışmak, aynı anda iki yerde bulunmaya çalışmak kadar anlamlıdır.

İnsanların yaşamında kültür, sanat, bilim ve kültürel birliktelikler vardır. Devlet gibi bir örgütlenme yaratmış olan bir türün yaşamı ile diğer türlerin yaşamı birbirine doğal olarak benzemekle birlikte, birbirlerinden çok uzaktır.

İnsanları hayvanlardan ayıran  en önemli özellikleri kendi geçim araçlarını üretebilmeleridir. Marx bu konuda şöyle yazmıştır:

“İnsanlar, hayvanlardan, bilinçle, dinle, ya da başka bir şeyle ayırt edilebilir. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başladılar” [xxxv]

Bu yüzden doğanın seçimi yani doğal seçilim insan türü için kullanılamaz. Hele ki insanın, doğayı istediği duruma getirmeyi becerecek olanakları varken…

İnsanlar arasında eleme yok mudur? Azınlık çoğunluğa egemen değil midir?

Spencer, kuramıyla azınlığın egemenliğini meşrulaştırmaktadır.  Demek istemektedir ki: Çoğunluk ezilmeyi, sömürülmeyi haketmektedir.

Düşüncesine göre insanlar arasındaki yarışı kazananlar daha üstün olanlardır.

Şimdi bu düşüncedeki temel kabulleri sorgulayalım:

Öncelikle insanlar arasında ölümcül bir rekabetin varlığı kabul edilir, daha sonra bu rekabetin bir yarış gibi eşit olanakları olan bireyler arasında olac